Hem annem (Beykoz), hem de babam (Paşabahçe) Boğaz çocukları olduğu için, Kalamış çocuğu olan bendeniz, denizin kenarına çöreklendiğim nadir vakitlerde muhakkak bir kara parçası görmek isterim karşımda. Gelenektendir; o manzaranın içinde hafif dalgalı ve az köpüklü bir deniz ve o denizin üzerinde daireler çizen, yemek peşinde aç bilaç martılar da olsun isterim. Hadi bunları istemişken, bir de, kısa bir süreliğine de olsa, bir asır evvel dedemin çalıştığı Şirket-i Hayriye vapurlarından birinin geçmesini isterim bu resmin tam ortasından. Güneş batmaya yazmıştır öykümün içinde; o sarı hergele karşımdaki kara parçasının üzerinden son ışıklarını sıvamaktadır gözlerime doğru. Bir pencere açıktır. Bir rüzgar esmiştir. Meltem gibi bir şey esmiştir. Serin bir şey esmiştir, o kesin. Oysa yazın ortasıdır. İçimde bir şeyler diken diken olmuştur bu esnada. Bir şey olmuştur. Birisi hiç utanmadan bir duble rakı ve tuzlu beyaz peynir getirmiştir önüme. Domatesleri devasa madalyonlar halinde doğramış, bir de üstüne zeytinyağ boca etmiştir. O kırmızı topaçlara en çok yakışan yeşil salatalıkları da artizan bir titizlikle döşemiştir tabağa. Üstüne üstlük rüzgar da artmıştır. Tabak çanak birbirine girmiş, peçeteler dört bir yana uçmuştur. Huyum kurusun, masada rakı varsa ben içerim. Neden mi? Rahmetli Adnan Abi’nin dediği gibi, “Rakı güzel bir şeydir.” de ondan. Yatışmak için uzak bir geçmişin izlerini ararım yalıların hayaletlerine bakarak. Rakı ağzımda beyaz peynirle kucaklaştığında kovarım o hayaletleri. Nabzım düşmüş, domatesler olmuştur. Sigarayı bırakmamış olsam, bir tane yakmak için harika bir zamandır şimdi. İstanbul için patlıcan salatası vakti gelmiştir sayın seyirciler. Şerefsiz bir patlıcan salatası gelip konmuştur masanın kalbine. Kendisi iptila yaratan cinsten bir tazedir. Adnan Abi hayatta olsaydı ona “Patlıcan salatası iyi bir şey be Abi,” derdim belki de. Vakit tamamdır artık. İlk dubleyi hızlı içerim ben. Bilen bilir. Rüzgar kesilmiştir o esnada; güneş de pılını pırtını toplayıp inzivaya çekilmiştir. Bazen kıraate dalar, nadiren de olsa tefekkürle iştigal ederim iki duble arasında. Azıcık düşünürüm: Yosun, lağım ve balık kokusu İstanbul’dur böyle zamanlarda. Ben de ucundan İstanbul’umdur ayıptır söylemesi. Ve işte İsmet Baba derler bu muhabbet mıntıkası İstanbul’un ta kendisi değil de nedir, diye bağırmak isterim. Ama bağırmam. Müsekkin içmişçesine sakin bir mizacım vardır rakı sofrasında. Saldırılar devam etmektedir şimdi. Gerçek mi gerçek, has be has, damağa sıvanan, dimağı çatlatan, insanın dilini tırmalayan, “benim” diyen ademoğunu bile sarmısaktan anırtan cinsten bir haydariye maruz kalmıştır oturduğum masa. Uzaktan Adnan Abi’ye göz kırparım (belki de haydari güzel bir şeydir, ha?). Nefes almak için ideal bir andır bu. Her kim İsmet Baba’yı teşrif ettiyse, domates, salatalık, beyaz peynir, patlıcan salatası ve haydari süsledikten sonra masayı, şöyle bir soluklanmalı, hayatı, kendini, erkekse kadınları, kadınsa erkekleri, dünyanın lanet olası ivmesini düşünmelidir. Az buçuk hayal kurmalıdır. Az buçuk olmadığı bir şey olmanın düşünü kurmalıdır insan. Mesela Boğaz’ın öbür yakasına doğru gazel okuyacak kadar güzel sesli bir adam olduğunu kurmalıdır zaman zaman. Ya da maraton koşacak türden ciğerlere sahip bir atlet olmanın hülyası süslemelidir hayal dünyasını. Ben hep hayal kurmuşumdur burada. Ben hep dünyayı reddetmek istemişimdir Hakim Bey!.
Ama o dolgun küre hep yerinde durmayı sürdürmüştür. Varolmayı pek sevmiştir. Ben hiç sevmemişimdir oysa ki. Ama “git” dedim gitmemiştir. O zaman demişimdir ki kendi kendime, “madem gerçek dünyayı yenemiyorsun dostum, sen de hayal kur!” İsmet Baba’nın cam kenarından daha iyi bir mevkii mi var mıdır bunun için peki? Bak bak hayal kur işte. Olmadığın bir adam ol! Olmayan yeni bir alem boya kendi renklerinden. İşte böyle, bu şekilde, bu manzaranın ortasında Dünya iyi bir şey gibi bile görünebilmiştir zorlarsam. Ben de zorlamışımdır Hakim Bey. İnanın hep zorlamaktayımdır. İnanın kendimi bildim bileli böyle bir balıkçıda ne zaman otursam, neredeyse gülümsemekteyimdir bu şekilde. Yemekleri ne kadar güzel de olsa, hatta kainatın en lezzetli eserleri resm-i geçit yapıyor olsa önümde, bu manzara tüm tatların üstüne çıkmaktadır. İşte bu sebepten her defasında yediklerimin tadını unutmaktayım İsmet Baba’da… Yapacak bir şey yoktur. Böyle bir yerdir İsmet Baba. Yemekleri puanlamada zorlandığım, yeri geldiğinde tatlarını geri getirmekte zorlandığım bir alemdir. Garsonlar da gülerler halime, zira deniz kenarına oturup camı açtıktan sonra, “bön ile ebleh arası bir sırıtmayla hülyalar alemine balıklama dalan bu garip adam kimdir?” diye geçirirler akıllarından; bilirim. Aydınlıkla karanlık arası büyülü ülkede, Boğaz’ın kimi evleri ışıklı, kimileri ise karanlık bekleşirken hayali bir sigara yakarım. Haydari, patıcan salatası, beyaz peynir, kavun, domates yavaştan inmiştir aşağı. Arada belki bir soslu levrek lüpletilmiştir arsızca. Devre arası yapılmış, mide kasları dinlendirilmiş, muhabbete dalınmıştır. Kalamar ve mütemmim cüzü olan taratorun vakti gelmiştir. Bak buranın taratoru iyidir işte; ne katı, ne de rahatsızlık verecek kadar akışkandır. Eşlik ettiği kalamarın tadını yükseltmek, bu enfes yaratığın lezzetini ortaya çıkartmak için yaratılmıştır. Sonra ciğerin de zamanı gelmiş de çatmıştır. Hülyalara dalan bir adamın ciğerle randevusu için en uygun zaman kalamarın arkasıdır. Ciğer de işte böyle Arnavut usülü, yanında cayır cayır soğan, üzerinde hafiften kırmızı biber ile çöreklenmektedir masaya. Hem rakı, hem de çocukluğunda yediği Arnavut çiğerlerine öykünen bu güzelliği tadan kulunuz bir hayli mutludur. Artık Balık söylemek gerekmektedir. Mevsim de uygundur. Çünkü Rakı, tek başına ölümdür biraz; dayanacak bir omuz bulamadığı zaman içine karışan yavan suyun ve ölümlü buzların dostluğuna asla güven duyamaz. Hep balığı özler, Boğaz güzel bir gelecek buyurduysa Dersaadet’e ve roka da eser miktarda uğramışsa pazarlara, yalnızlık ihtimali yoktur Rakı’nın. Boğazın yüzyıllardır soğuk dalgalarıyla dostça okşadığı bu semtin –hani eski köprünün hemen dibinde ve Asya tarafında olan- bu salaş balıkçısında yaşamın saçmalıklarını bastıran bir manzaranın eşiğinde camdan dışarı bakmaktadır kulunuz. Sanki herkes ölmüş, sanki tüm canımıza okuyan gerçekleri yaşamın, birden çekilmişler uzaklara ve gri-yeşil arası yeni bir gerçeklik inmiştir ağır ağır. Onyedinci yüzyılın baskıcı ve içkiyi yasaklamasıyla tanınan padişahının keyifle içkisini yudumlayarak izlediği bulutlar kaplamıştır tepeleri. Martılar vapurların etrafında dilenmektedir yine; belli belirsiz dalgalar beyaz köpükleriyle selamlamaktadır martıları. Böyle zamanlarda erguvan vaktini özletmez işte yedi tepeli şehir. Böyle zamanlarda, en yeteneksiz adamı bile şair yapar uzak balıkçı tekneleri. Kent zalimdir keşmekeşi içinde, insanlar umutsuzdur küçük hayatlarının tam ortasında ve günlük gazeteleri okumayı alışkanlık haline getirmiş tüm sıradan vatandaşlar ölmek isterler. Ama eğer şehrin bu köşesinden yaşamı izliyorsanız böyle zamanlarda doğduğunuza şükredersiniz durmadan. Önce palamut gelir kenti ikiye ayıran bu kocaman denize. İçmeyi sevenler sevinçten havaya zıplarlar doğal olarak. Palamut lüferden kaçmaktadır zira. Sonra balıkların kralı, gelmiş geçmiş en büyük deniz mahsülü iner İsmet Baba’ya. Lüfer balıkların tanrısıdır. Kuzu pirzolası ve tekerlekle birlikte insanoğlunun en büyük icadıdır. Perpetuum mobile’dir Lüfer. Tadına karıştırmanız gereken hiçbir şey yoktur. Gereksiz bir baharata, limona, soğana ihtiyaç duymaz. Kızartılması günah, buğulama yapılması abesle iştigaldir. Izgarası farzdır. En iyi lüfer de, Boğaz’da, İsmet Baba’da karşı sahile efkarlı efkarlı bakarak yenendir. Mevsimi değilse mezgit, palamut gibi balıklar da yenir bu mekanda. Ve fakat hamsi gibi sürüngen bir balık asla yenmemelidir. Boğaz’a ayıptır çünkü. Sonra, bu kadar tuzlu, bu kadar ekşi, bu kadar muhabbet eşlikçisi meze ve balıktan sonra tatlıya vakit gelmiştir. Kulunuz, geçen seneden beri tatlı olarak bildiği her şeyi unutmuştur. Artık trileçe vardır sahnede. Lüfer balıkların tanrısıysa, trileçe tatlıların Zeus’udur. Yemeden önce önünde saygıyla durulması gereken bir “şey”dir. Bombadır, oluşumdur, şarkıdır, bir histir belki sadece. İdrak anıdır ağza atılıp çiğnendiği saniye. İdrak ve infilak anıdır. Sonra gözler kapatılır. Şükredilir.
Her daim güleryüzlü garsonlar da, gözünü kapatıp şükreten bu adama bakarlar.
Gülümserler.
Belki ilerde bir gün, Can Baba’nın oturduğu o büyülü yüksek masaya terfi ettirirler bu fani kulunuzu.
İnsan şükretmelidir.
Bu ülkede EĞER BİR İNSAN İSMET BABA GİBİ BİR YERE GELEBİLİYOR, LÜFER VE TRİLEÇE YİYEBİLİYORSA HALA, SESSİZ SESSİZ ŞÜKRETMELİDİR…
Sağlıcakla…

IMG_3050

IMG_3055

IMG_2979

IMG_2962

IMG_2941 - Copy

IMG_2939

IMG_2936

IMG_2956

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This