Tuhaf bir rüyada gibisin. Oysa adın “Rüya Görmeyen Adam”a çıkmıştı nicedir. Sana başsız sonsuz gibi gelen kar haftası bitti bitiyor artık, hava hala çok soğuk; dondurucu. Normalde kendilerini dışarı atmaya bayılan kent insanları, bir Cuma akşamı olmasına karşın, klasik İstanbullu korkularına yenik düşüp evlerine kapanmışlar. Bir sis bulutu içinde dolaşır gibisin. Kuzguncuk sahilllerinde, arabanın içinde yolu bulmaya çalışıyorsun. Kimseler yok.
Rüya…Aslında yaşamın boyunca gördüğün düşlerden sadece bir tanesini anımsıyorsun. O da kıyamet gününe dair unutulmaz, film gibi bir hayal. Rüyaları gördüğün anda hep aynı şeyi söylüyorsun kendine: “Bunu unutmamalıyım!”. Sonra, o gecenin sabahında, sadece ana hatlarıyla hatırladığın bu tuhaflıkları yazmaya yelteniyorsun. Ama asla yazmıyorsun, hep bir iş çıkıyor, ya da salt tembellikten yapmıyorsun bunu. Gün ortasına gelindiğinde ise belleğin tamamen boşalmış oluyor. Geriye ufak bir kırıntı bile kalmıyor. Zihnini yokladığında, şöyle bir zorladığında belleğinin köşelerini, beyaz bir kağıda bakar gibisin daima. Sana “Rüya Görmeyen Adam” diyorlar bu yüzden.
İnsan bir düşü yaşarken onu yazabilir mi? İşte şimdi, yine bir rüya görürken, hatta onun içinde büyülenmiş gibi dolanırken, daha önce hiç görmediğin bir harikalar ülkesinin sokaklarını arşınlarken, şaşırtıcı bir istisna yaratıp, gördüklerini, duyduklarını, hissettikklerini ve tattıklarını yazmaya karar veriyorsun.
Çocukluğunun Perihan Abla dizisinin çekildiği sokaklardasın. Seksenli yıllarda bitmeye başlayan “mahalle kültürü”nden bahsederdi büyükler. Bu dizi onlara gençliklerini anımsatır, belki nostalji duygusuyla, belki de tek kanal olduğu için seyrederlerdi sürekli. Espriler aynı, dialoglar benzer, karakterler karikatür gibiydi. O zaman bile seni büyüleyen tek bir özelliği vardı Perihan Abla’nın: Hiç sıkmayan, eskimeyen, her daim seyretmeye doyamadığın o dekoru, yani Kuzguncuk.
Şimdi Cuma akşamı sakinliği çökmüş her yana. Birkaç araba geçiyor, ses yok, uzun zamandır İstanbul’u bunaltan kar yok, hatta girdiğin ara sokakta pek ışık da yok. Bir ucu eski İstanbul merdivenlerine açılan çıkmaz bir sokak bu. Arabanı park ediyorsun. Ağır ağır yürüyor, o sokakta ışıkları yanan tek dükkanın önünde buluyorsun kendini. Kapısında “Kosinitza” yazıyor. Bu isim, semtin kimbilir kaç yüzyıllık tarihinden bugünlere taşımayı beceremediği eski adı. Küllerin arasında bir yerlerde kalmış, unutulmaya yüz tutmuşken, bu lokantanın kapsında yeniden hayat bulmuş.
İçeri girmek kolay olmuyor, kapı kilitli, çalmak gerekiyor. İçerde hafif serin, nedense puslu, ama sadık bir dostu andıracak şekilde şefkatli ve yumuşak bir duygu karşılıyor seni. Buraya gelmiş olmalısın. Bundan belki on beş sene önce karaladığın bir roman taslağının içinde bir yerlerde bu lokantada oturmuştu senin kahramanlarından ikisi. Hatta otuzlu yıllar olmalıydı. Yuvarlak masalar, tahta sandalyeler, masaların üzerine inen abajurlar, duvardaki aynalar, hafif loş ışık, lokantanın ön tarafındaki camı yarıya kadar kaplayan fırfırlı perdeler, hepsi soluk bir anı gibi duruyor. Kahramanların aynen böyle bir yerde oturmuş, cumhuriyetin ilk yıllarında, kırık bir aşk öyküsünün parçaları olarak kahve içmişlerdi. İşte şimdi, sen de, rüya gördüğün bu anda, kitaplarda rastladığın siyah beyaz fotoğraflara bakar gibi bu hayalin tam ortasındasın. Belki de şu anda kendi kahramanlarından birisin.
Yuvarlak bir masaya oturuyorsun, kapıya yakın. Hem dışarı, hem de içeri bakabilmek istiyorsun. Mekan ufacık, en fazla altı-yedi masa vardır diye hesaplıyorsun. Bu güzel düşün içinde, ritüellerini bilmediğin, sana büsbütün yabancı bu coğrafyanın kurallarını tanımadığın için biraz terdirginsin. Tam yanında, bir ziyafet masasını andıran meze büfesi dikkatini çekiyor. Büfenin üzerinde, rengarenk, adını sanını bilmediğin, sana uzak denizlerin esintilerini getiren soğuk meze tabakları dizili. Yabancısın. Her rüyada olduğu gibi, şimdi de kötü bir şeyle karşılaşmaktan, koşmaya çalışıp yerinde saymaktan korkuyorsun. Garson hem müstehzi bir seyirci, hem de eski bir dost gibi davranmayı başarabilen, tuhaf bir kişilik bölünmesiyle sana soğuk mezeleri anlatıyor. Mevsime bağlı değişiklik gösteren mezelerin toplamda doksan küsur adede ulaşabiliyor olması ürkütücü. İsimlerini, cisimlerini anımsaman olası değil. Bu renk curcunası içinde, sipariş ettiğin soğuk mezeler geliyor masaya. İçinde kırmızı ve yeşil biberlerin fink attığı enfes bir hamsi salatası, karamelize soğan altında sinsice bekleyen çipura ve katalan usülü sardalya. Katalan usülü sardalya güzel, hamsi salatası damağına hiç tanımadığın, bilmediğin bir dokunuşla yerleşiyor. Tam mutlu oldum derken, karamelize soğanlı çipuranın tadına bakıyor, birkaç saniye gözlerini kapayıp düşünüyorsun. Bazen, bazı yemekleri yerken dünya ile ilişkisini kesip tefekküre dalmalı insan. Öyle birkaç saniye…
Dikkatini çeken bir balık çorbası menüsü var. Çeşit çeşit çorbalar. Yine isimlerini anımsamadığın, fotoğraflarına bakarken ne kadar cahil olduğunun ayırdına vardığın. Çorba söylemiyorsun, zira yemeyi planladığın o kadar çok şey var ki, aralarına bir de çorba katarsan mide zafiyetinden kendini kaybetme olasılığın çok yüksek. Yine de, lokantanın ritüeli gereği, garson tadımlık bir balık çorbası getiriyor. Çok nefis, kıvamlı, içinde büyük parçalar yüzmeyen bir çorba bu. İştah açıcı ve mutlu edici.

Sonra ara sıcak niyetine, ama aslında ana yemek ebatlarında siparişler veriyorsun. Deniz mahsülleri pilavı ve taze ahtapot ızgara. Hatıralar üşüşüyor zayıf belleğine. Bir süre önce Kaş’ta yediğin enfes ahtapotu ve İl Padrino’da mideye indirdiğin deniz mahsülleri risottolarını düşünüyorsun. O arada geliyor yemekler. Deniz mahsülleri pilavı, içinde karides,kalamar, ahapot gibi bilumum deniz canlılarının cirit attığı bir iç pilav gibi. Devasa bir istiridye kabuğunun altından çıkıyor. Ağır ağır yiyorsun, saygılı olmak, bu rüyayı bozmamak, aniden uyanmamak için köşeli, ani, gereksiz bir deviminimde bulunmamalısın. Sonra Izgara ahtapot. Beş dakikalık saygı duruşu. İnsan ancak rüyasında bir yemeğin karşısında saygı duruşunda bulunabilir belki. İlk lokmadan sonra o yemeği seyretmek, onu bozmadan, orada öylece muhafaza etmek istiyorsun. Ahtapotun bu denli yumuşak, ama dağılmadan ağızda eriyen bir cinsini yememiştin hiç. Gözlerin doluyor.
Ana yemek faslına deniz tarağı yiyerek başlıyorsun. İçinde parmesan peyniri olduğuna dair bir duygu var. Tabaktaki eskaloplar bitince, şamandıra yapmak suretiyle, muhlama tarzı bir yeme ayinine başlıyorsun. Bir çeşit eskalop sonrası peynirli fondü yemek gibi.

Assolist en sonda geliyor. Gelirken ayağa kalkıp selamlamak istiyorsun onu. Milföy hamuruna sarılmış dil balığı. Güveçte. Milföyü bıçakla yardığında çıkan buhar ve o buharla odaya dolan dil balığı kokusu ve güvecin içindeki balıklı sosa milföyü bandırıp ağzına attığın lokmalar ve keşke hiç bitmesin diye dua ettiğin bir yemek.
Tatlı enfes bir panna cotta. Kıvamlı, gövdeli, güçlü ama ağır değil. Bu mükemmel dengenin yarattığı muhteşem duygu ile sarmalanıyorsun.
Sokaklar ıssız. Herkes evine çekilmiş. Araban Boğaz’a paralel ilerleyen yılankavi yollarda sebepsizce ilerliyor. Buz tutmuş sokaklardan geçiyorsun. Mışıl mışıl uyuyan korkak İstanbul’a rağmen rengarenk ihtişamıyla seni selamlayan Kuleli’nin önünde duraklıyorsun. Aklında Kosinitza.

Yaşamanın güzel olduğu nadir anlardan biri.

“Cennet nasıl bir yer?” diye soruyorlar, “Kosinitza” diye yanıtlamaya hazırlanıyorsun.

Sonra uyanıyorsun.

DSC07366

DSC07365

DSC07363

DSC07359

DSC07367

DSC07370

Kosinitza Restaurant
İcadiye Caddesi Bereketli Sokak No:2/A Kuzguncuk – İstanbul
E-Posta: info@kosinitzarest.com
Telefon: 0216 334 04 00
Fax: 0216 302 01 06

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This