Değerli okurlar, bugünkü yazım Hacı Abdullah Lokantası ile ilgili olacak. Bu lokanta senede bir iki defa gittiğim, çok iyi bilinen, fanatikleri ve sevenleri bol, köklü bir işletme.
Yüksek fiyatlarına karşın esnaf lokantası kategorisinde değerlendirdiğim bu mekan için karışık duygular beslediğim için uzun zamandır yazmayı erteliyordum. Bugüne nasip oldu.
Beyoğlu’nda, Ağa Camii’nin hemen yanında, 1958 yılından beri, şimdi bulunduğu yerde hizmet vermekte Hacı Abdullah.
Mekan 1888 yılında Abdülhamid’in ruhsat vermesiyle kurulur, yani mazisi hayli eskilere uzanıyor. Fakat bugün bildiğimiz adıyla değil, Abdullah Efendi ismiyle kurulmuş olduğu da ifade etmem gerekiyor. Yeri ise, bugünkü gibi Beyoğlu değil, Karaköy rıhtımı.
1915 senesine gelindiğinde, lokanta Karaköy’den Beyoğlu’na taşınır ve yemeklerini İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Rumeli Han’da sevenlerine sunmaya başlar.
1940 senesine gelindiğinde ise önemli bir değişiklik olur, iştetmenin kendi deyişiyle “nöbet değişimi” gerçekleşir ve lokanta bugünkü adıyla Sadri Alışık Sokak olan yerde Haci Salih ismiyle çalışmaya devam eder.
Bu değişiklik 1958 yılına kadar etkisini sürdürür ve lokantaya ismini veren Hacı Salih’in ilerleyen yaşı sebebiyle emekli olmasıyla bayrağı çırakları devralır. Bugün hizmet verdiği yere işte bu dönemde taşınır lokanta. 1983 yılında eski ismine geri döner ve Hacı Abdullah olarak günümüze kadar gelir.
Baş döndüren bu trafiği anlamak zor gelse de, bundan çıkarılacak tek bir sonuç var: Gerçek usta çırak ilişkisinin mevcut olduğu işletmeler, Türkiye gibi bir yerde bile 130 yıl varlığını sürdürebilir.
Bu konunun biraz altını çizmek gerekiyor sevgili okurlar. Avrupa’yı ziyaret ettiğimizde, buranın eski imparatorluk başkentlerinde birkaç yüzyıllık lokantalara rastladığımızda çok şaşırdığımızı biliyoruz. Bir lokantanın 300 yıl servis vermeye devam etmesini hiçbirimizin aklı almıyor. Ama neticede bu işletmeler, tıpkı Hacı Abdullah gibi insan yetiştiren, geleneğin devam ettiği, bilgilerin ustadan çırağa aktarıldığı yerler. Yani ille de aile işletmeleri değil. Sözün özü, keşke bir nefes alış verişte açılıp kapanan lokantalar ülkesi olmasak da, daha çok Hacı Abdullah’lar çıkarabilsek diyorum.

Gelelim yorumlara:
İstiklal Caddesi üzerinde yürürken Ağa Camii’nin yanındaki sokaktan girdiğinizde hemen sol kolda görürsünüz Hacı Abdullah’ı. Bulması gerçekten çok kolaydır.
Girişteki vitrinde sizi koca koca kavanozlar içinde çeşit çeşit turşu karşılar. İnsanın turşu yiyesi gelir bunları görünce. Tıpkı Çukurcuma tarafındaki Asri Turşucu’da olduğu gibi, insanın içini fena yapan bir görüntüsü vardır turşuların.
İçerisi havadar ve aydınlıktır. Dekorasyon dikkat çekici kadar özenli ve insanın içini ısıtıcı bir şekilde yapılmıştır. Örtüler pamuk gibi beyazdır. Duvarlardaki bölmelerde Osmanlı döneminden kalma mutfak malzemeleri nadir parçalar gibi sergilenmektedir.
Bordo renkli duvarlarda, Osmanlı Padişah sofralarını tasvir eden minyatürler göze çarpar. Arkadaki büyük salonda büyük bir Osmanlı arması ve Atatürk’ün 1914 yılında yeniçeri kıyafeti ve 1930 yılında “modern” hali ile yer aldığı resimler bulunmaktadır. Mekan, adeta “Modernim ama Osmanlı köklerine de bağlıyım” mesajı vermektedir. Girişte, ortada ve en dipte üç yemek salonu yer almaktadır. Üçünü de severim ama en dipteki büyük salon daha çok hoşuma gider.
Garsonlar hızlı ve iyi niyetlidir. Fakat bazen, neden bilmiyorum, ne dediklerini anlamakta zorluk çekerim. Yine de açık konuşmak gerekirse, servis kalitesini karşılaştırmak gerektiği zaman oyumu Kanaat Lokantası’ndan yana kullanacağımı vurgulamam gerekiyor. Kanaat’te hizmet müthiştir.
Burada her türlü çorbayı içtim. Yedi kardeş çorbası, uskumru çorbası ve işkembe en çok aklımda kalanlar. İyi bir yemekten önce çorba içmeyi adet edinmiş olan bendeniz bu üçlüyü öneriyorum. Özellikle iki hafta önce tadına baktığım balık çorbası, hem terbiyesi hem de balığın damakta kalan tadıyla çok iyiydi.
Her ziyaretimde mutlaka salata yerim, bazen zengin yeşillik vitrinlerinin başında takılır, her türlü dolmanın arz-ı endam ettiği bu ışıltılı dolabın önünde kendimce seçimler yaparım. Her türlü dolmayı tavsiye ediyorum buradan.
Sıcak yemeklerde ise beğendili kebabı tek geçerim. Beğendinin ağzımda eriyen ve varlığını uzun süre devam ettiren o harika tadı inanılmazdır.
Mekanın şerbetleri muazzamdır. Kızılcık, ahududu, böğürtlen ve vişne şerbetlerini öneririm.
Yemek sonrasında, mutlaka komposto yemelisiniz. 8-10 çeşit çıkarıyorlar. Benim favorim karışık kompostodur.
Yazı burada bitecek gibi duruyor, ama bitmeyecek, zira iki tane parantez açacağım. Bunlardan birisi, Hacı Abdullah’ta her defasında içtiğim “çedene kahvesi”. Bendeniz, bir lokantada yıldız bir yemek varsa, ben oraya gidip o yemeği yerim, başka hiçbir şeyi önemsemem diyenlerdenim. İşte çedene kahvesi de böyle bir yıldız değerli okurlar. Tadı müthiş. Kendisi bir kahve değil, ama böyle anılıyor. Bazı yerlerde çedeneye menegiç de diyorlar. Araştırma yapmadım ama fıstık gibi bir şey olduğunu tahmin ediyorum. Hacı Abdullah’a gittiğinizde mutlaka için. Hatta sadece bunu içmek için Hacı Abdullah’a gidin diyebilirim.

İkinci parantezim fiyat için. Bazen çok yüksek fiyatlar geliyor, ben açıkçası bundan rahatsızım. Sanırım her gün turistlerde dolup taştığı için turistik bir tarife geçerli oluyor bazı zamanlarda. Mekanın buna dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sözün özü fiyata itiraz etmekle beraber, pek çok açıdan Hacı Abdullah Lokantasını çok seviyor ve takdir ediyorum. Şimdiye kadar gitmediyseniz mutlaka gidin, komposto yiyin, çedene kahvesi için.

Sakızağacı Cad. No:17
Telefon: 0 212 293 85 61
www.haciabdullah.com.tr AieeLJZCMAIeaOO.jpg_large

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This