Bol yağmurlu bir havada parke taşı kaplı bir yokuşu zorlukla tırmanıyorum. Yaşlı ve yorgun bir kentin göbeğinde yorgunum. Adımlarım birkaç ay önce geçirdiğim bir sakatlıktan ötürü istediğim kadar hızlı değil. Brüksel…Sablon mu buranın adı? Bunun bir büyüğü, bir de küçüğü var galiba. Bilemiyorum. Tek bildiğim waffle kokan bir şehrin eski sokaklarını arşınladığım. Kayseri çoşkulu bir şekilde pastırma kokar, Amsterdam sakin sakin ot, Bankok ise tüm koşuşturması içinde buram buram zencefil; burası da belirli bir süre sonra insanın içini bayıltacak bir yoğunlukta waffle kokuyor. Depresif bir kentin dar sokaklarındayım ben, bu kesin. Bol bol çiğ deniz mahsülü indirmişim mideye. Leon’da midye yemişim, sokaklarda waffle’ların tadına bakmışım. Bir turistin gebeş gebeş yapması gereken tüm faaliyetleri aradan çıkarmışım. Hem bağışıklık sistemimin, hem ruh halimin şirazesi hafif kaymış bu sebepten. Aslına bakarsanız ardı arkası kesilmeyen tuhaf bir bira resm-i geçidinin ortasındaki hafif esrik halimden bir hayli memnunum. Bu kente ilk gelişim, çoğunu gezdim. Bir planım yok ve karşımda Le Pain Quotidien’i görüyorum. Tanıdık bir isim. İşin doğrusu, memlekette pek ziyaret etmediğim bir mekan bu. Kalyon’daki sentetik libido selinin içinde nispeten sakin duruşuyla arada kahve içmeye gittiğim, İstanbul’da açılan ilk şube dışında, bir de Buyaka’daki mekanda arada sırada oturmuşluğum var. Şimdi Brüksel’de karşımda. Yağmur yağıyor. İçeri giriyorum. Kalabalık. Masalar dolu. İnsanların keyifle tartine’lerini yediklerini, kocaman fincanlarından kahvelerini yudumladıklarını ve sohbet ettiklerini görüyorum. Keçi peynirli tartine’in tadına bakıyorum, bir de kahve yanında… Güzelmiş böyle yaşamak; ağır ağır böylesi bir yemeği yerken kaygısızca sohbet edebilmek. Brüksel’i daha çok seviyorum şimdi. Birbirinden alakasız Avrupa Birliği insanları, eskiliği, güzel kokan renkleri ve Le Pain Quotidien’de yediğim bu yemek yüzünden.

photo 2 (3)

Bunları düşünerek gidiyorum Suadiye’deki lokantaya. Mekanist tarafından davet edildiğim zaman da hayli mutlu olmuştum. Oturuyorum hemen. Gurular yerlerini almış. Mekanı bize tanıtmak üzere oradan bulunan firma yetkilileri de. Bu tarz zincir lokantalar ülkeden ülkeye zaman zaman farklılık göstermek zorunda kalıyorlar doğal olarak. Örneğin Brüksel’de menünün hemen hepsi organik ürünlere dayandırılma iddiasındayken, Türkiye’de bu mümkün değil. Memleketimizde bu durum “mümkün olduğunca organik”e dönüşmüş durumda. Olsun! Öte yandan blogda yazdıklarımı takip edenler, sağlıklı yemeklerle olan ilişkimi çok iyi bilirler. Bir yemeğin sağlıkla dost olabilmesi için tadından feragat etmek zorunda olduğunu düşünen, tüm lezzetli yemeklerin zararlı olduğuna inanan, hayli etobur bir kimseyim ben. Dolayısıyla buraya beni çağırmak bir büyük risk taşıyan ve çok harika bir fikir olmayabilir işin doğrusu. Önyargılarla dolu dünyamda, enginar hücumuna uğramış bir menüyle beslenmek çok yerinde bir karar gibi görünmüyor. Yaptığımız sohbette, erkeklerin bu lokantaya bir miktar mesafeli yaklaştıklarını, zira buradaki sağlıklı ve sebze ağırlıklı ürünlerle doymayacaklarını düşündüklerini öğreniyorum. Daha çok kadınların uğrak yeriymiş Le Pain Quotidien. Sabit bir menüsü ve üç ayda bir mevsimin getirdiklerine bağlı olarak düzenledikleri ikinci bir menüleri daha varmış. Elimde tutuyorum bahsettiğim ikinci menüyü. Tüm yemekleri bir şekilde enginar türevi olduğunu görüp merakla inceliyorum. Önden bir tartine geliyor, yanlış anlamıyorsam domates ezmesi ve pesto sos sürülmüş, üzerinde fırınlanmış enginar parçacıkları ile. Ayrıca bir de zeytinyağlı enginar getiriyorlar, üzeride patates, havuç ve bezelye ile. Annemin yaptığı ve sevdiği gibi. Tadı gerçekten enfes, enginarın özenle seçildiği belli. Önyargılarımın silinmesine ramak kaldığını söyleyebilirim. Sonra bir paylaşım tabağı geliyor: Akdeniz tabağı sanırım. İçinde on numara bir humus, enginar ezmesi, kinoa, patlıcan ve parmesan var. Enginar ezmesi için yumuşak bir parantez açmakta yarar görüyorum: Biraz tuzlu olmakla birlikte çok lezzetli. Ekmeğe sürüp yemenizi öneririm.

photo 1 (1)

Ana yemek faslı gelip çatınca, enginarlı “free range” tavuk Alfredo ve somonlu kinoa risotto denemeleri vuku buluyor masada. Bendeniz çörek otu bezenmiş somonlu risotto ile ilerliyorum. Çörek otu somon birlikteliğinin tuhaf uyumuna hayret ederken, yeni tanıştığım kinoa’ya çok şaşırmamakla birlikte, içine koyulan malzemenin tadını iyi taşıdığını fark ediyorum. Güzel bir ana yemek bu. Alfredo’nun ise çatal ucuyla tadına bakıyorum ve bana kalırsa hiç de fena değil. Keyifli ve sağlıklı bir yemeği, güzel tatlılar ve kahve ile sonlandırmak gerekiyor. Gelen tatlılar içinde kahveli ekler, çilekli tart ve brownie var. Eklerin bana kalırsa harika bir tadı var. Kahvenin işte böyle zaman zaman tatlıların içine muazzam bir rengi kattığını söylemek mümkün. Çilekli tart ise oldukça hafif ve iyi bir kahve eşlikçisi gibi geldi bana. Doğal olarak bu tatlıların yanında, o çok sevdiğim kocaman fincanlarında (“tasları” mı demeliyim?) sütlü kahve içiyorum. Kurulduğumuz kocaman “komünal” masanın, pek çok Le Pain Quotidien’de olduğu gibi bir öyküsü var. Fransa’daki tren raylarından dönüştürülerek yapılmış. Bunu öğrenmek beni çok şaşırtıyor, lakin bu zincirin geri dönüşüm konularına verdiği önemi de biliyorum. Örneğin Kanyon’da duvarda dikkat çeken rafların bir zamanlar ecza dolabı olarak kullanıldığı da bilinen bir öykü.

Yemeğin sonunda kendimi iyi hissediyorum. Üstelik zararlı da yemedim. Bu benim için yeni bir fikir açık konuşmak gerekirse. Farklı bir dünyanın değişik renklerini görmek, üstelik de bundan keyif almak güzel bir deneyimdi. Özellikle iyi bir kahve ve yanında tatlı için sık sık gideceğim bir yer artık Le Pain Quotidien…

Le Pain Quotidien Suadiye
Havacı Binbaşı Mehmet Sk Orter Apt.
No:2 D:1, Suadiye/İstanbul
Tel:0 216 416 5933

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This