Geçen gün birisi, “yazılarımda kendimi anlattığım”a dair çok zekice bir çıkarımda bulunmuş. “Günaydın!” demekten kendimi alamadım bu güzide yorumu gülümseyerek okurken. Yazılarımı inceleyenler gurmelikten nasibini almamış bir şahıs olduğumu kolaylıkla görebilirler zaten. Amerikan tarzı bir yaklaşımla, “Bunu anlamak için roket bilimcisi olmaya gerek yok” diye fısıldayabilirim kulağınıza. Blogun “Hakkımda” bölümünde, yemek pişirmekten, işin tekniğinden, hangi malzemenin dünyanın neresinden geldiği meselesinden çakmadığım, lakin çok iyi bir yiyici olduğum vurgulandığı için, genelde gönlüm rahat olsa da, yer yer bu açıklamaları tekrarlamak zorunda kalıyorum. Ben uzman değilim sevgili okurlar. Yoldan geçen birisiyim ben. Memleketim Hedonia’yı uzun zaman önce kaybettim; onu arıyorum gittiğim her lokantada. Beni ben yapan saçmalıkları sık sık paylaşmama şaşırmayın, hayrete düşmeyin, zira beni var eden her bir yapı taşı, gittiğim mekanları, oralarda yediğim yemekleri nasıl algıladığımı da gösteriyor. Beni ben yapan “şey”ler, ağzımdaki tadı, gözümdeki renkleri, burnumdaki kokuları ortaya çıkarıyor. Bir lokantayı anlatırken, onun olduğu sokakta başımdan geçen bir çocukluk anısını tasvir etmemi garipsemeyin bu yüzden. Bu blogun amacı bu. Yoldan geçen bir adamın, kendi küçük dünyasında yaşadığı lezzet yolculuğunu, giderek silikleşen anıları, çok da net olmayan dünya görüşü ve oynak kişisel zevkleri doğrultusunda paylaşmak istemesi. Tamamen öznel, kendi hastalıklı çoşkularım, takıntılı öfkelerim ve onulmaz hayal kırıklıklarımla harmanladığım bir içerik üretiyorum ben burada. Otuz ki senenin sonunda tattığım bir cheesecake ile kırk iki sene sonunda mideye indirdiğim aynı cheesecake’in lezzeti hiç bir olur mu? Böyle düşünün. Bunlar benim beğenilerim ve kişisel beğenilerin bir doğrusu-yanlışı olmaz bana kalırsa.

Serdar-ı Ekrem denen sokağın adını iki sene önce öğrendim. Yaşadıkları hayatı, yol tariflerini, anılarını sokak adlarına endeksleyerek süren dostlarıma hep gıpta ile baktım. “Şakayık Sokak’tan dön, hemen köşede bir balıkçı var…” “O dönemlerde Serencebey Yokuşu’nda oturuyordum. İki göz bir evim vardı””Tunaman Sokak’taki çocukluk günlerim ne güzeldi” gibi… Geçtiğim hiçbir sokağın ismini öğrenemediğimi, Serdar-ı Ekrem’i dolaşırken fark ettim geçenlerde. Oysa ki bu sokakta, seneler öncesinden, çocukluğumdan, gençliğinden gelen onlarca anı biriktirmiştim aslında. Eski yüzlü asırlık binaların bir yığın anısı vardı. Her okulu kırdığımda geçtiğim bir sokaktı bu her şeyden önemlisi. Ama o zamanlar burada pejmürde, yüzüne bakılmaz yapılar ağırlıktaydı. Bazılarının düşündüğü gibi, “Nerede o eski Beyoğlu” durumu falan yoktu, açıkçası bitikti bu sokak. Tüm haşmetiyle insanı kendinden geçiren efsanevi Doğan Apartmanı dikiyordu o devirde de insanın karşısına. Muazzam bir mesajdı Doğan Apartmanı. Ademoğlunun yapabileceklerinin ne kadar ürkütücü olduğunu vurguluyordu adeta. Bugün bile, önünden geçerken, bu apartmanın yatay inşa edilmiş bir Babil Kulesi olduğunu düşünürüm. Önünde saygıyla eğilir, yoluma devam ederim.

Yirmi sene önce Doğan Apartmanı dışında pek de renkli bir görünümü olmayan bir muhitin, bugünkü hali ise görmeye değer sevgili okurlar. Bir çeşit “oto kentsel dönüşüm” yaşanıyor buralarda. Karaköy’deki Dem’i anlatırken de yazmıştım. Oturan insanların, kafa yapılarının, hayat tarzlarının değişmesiyle birlikte binalar da güzelleşiyor ve belki de Beyoğlu’nda bundan en çok nasibini alan sokak Serdar-ı Ekrem. Hip tasarımcıların ürünlerini satan butiklerden tutun, ufak mı ufak, ama kendinizi bir Avrupa arka sokağında duymanıza sebep olacak cinsten kafeler mi dersiniz, yoksa yedi-sekiz odalı enfes apartlar mı istersiniz, antikacıları mı gezmeyi arzu edersiniz, hepsi bu sokağın bir köşesine konuşlanmış sakince. İnsanın dolaşırken içi açılıyor burada; hafif hayret dolu bir ifadeyle, azıcık da gülümseyerek geçiyorsunuz bu ince uzun yoldan.

Bugünün Türkiyesi’nde insanın içinin açılmasına gerçekten büyük gereksinim var. Yaşadıklarımız bizi giderek daha öfkeli ve karamsar bir hale getiriyor. Bu olurken, bireysel olarak, zaman zaman “kaçış”lara ihtiyaç duyuyoruz. Kaçabileceğimiz de çok fazla bir yer yok, adeta kuşatılmış durumdayız çirkinliklerle, çatışmalarla ve göz göre göre söylenen yalan dolanla. İşte Serdar-ı Ekrem’in göbeğindeki Nikol Galata, bu karmaşanın, mutsuzluk girdabının ve “tünelin sonundaki ışığın bir türlü görünmediği” ortamın içinde, benim açımdan koskoca bir vaha gibi görünüyor.

Burası bir “konsept dükkan” olarak sunuyor kendini, bunun nasıl anlaşılabileceğini izah etmeye çalışacağım, ama dediğim gibi, benim açımdan tam bir mutluluk ve kendini dinleme adacığı burası. Yani hem eşle-dostla, hem de yalnız başınıza gelebileceğiniz bir mekan. Tünel tarafında, İsveç Konsolosluğu’nu biliyorsanız, hemen onun yanındaki Şahkulu Bostanı Sokak’tan aşağı doğru sapın, sokağın sonundan tekrar sağ yapın, dümdüz yürüyün. Yüz elli metre sonrasında Urban Station’u göreceksiniz, onun hemen ilerisinde duruyor Nikol Galata. Kuledibi’nden gelmesi de hayli basit aslında. Kule’nin dibini bulun, azıcık yürüyün Yüksekkaldırım’a doğru, ama sapmayın, dik kesin bu sokağı, yüz metre sonra solda göreceksiniz Nikol’ü.

Yüksek tavanlı, son kertede ferah, geniş camları adeta sokağın içindeymişsiniz hissini aşılayan bir dükkan burası. Duvarlar, son senelerin yükselen değeri tuğla ile örülü yer yer. Hafif eklektik dekore edilmiş, ama kesinlikle rahatsız edici değil mekanın içi. Ayrca bu kaotik uyumun bir sebebi de var: Her şey satılık burada! Bendeniz yemek yemeğe gelmiş de olsam da, üzerine oturduğum koltuktan, duvarlarda sergilenen resimlere, askılara asılı yığınla t-shirt’den harika Moleskin defterlere, süslü mumlara, takılara, kremlere, rengarenk çantalara kadar her şeyi satın alabilirsiniz Nikol’de… Evet, burada hepsi satılık…

Derken bilincim akıyor…

Mutlu bir insan değilim. Fonda hafif bir müzik çalarken Serdar-ı Ekrem’e bakıyorum. Hayatın ne kadar boş olduğunu düşünüyorum. Arada gözlerim kapının girişindeki muazzam tatlı “dolabı”na kayıyor. Belki de hayat o kadar boş değil, diye geçiriyorum içimden tatlılara bakarken. Mekanın derinliği depresif sayıklamalarıma karışıyor azıcık. Nisan 2013’te açılmış burası. İyi ki de açılmış. Bir gelişimde yediğim Nutella’lı cheescake’e şükrediyorum sessizce. Yaşamın gizli saklı bir meselesi varsa keşfedilmesi gereken, hem Nutella, hem de keki bir araya getiren o hastalıklı yaratıcılıkta var olmalı, diyorum. Yüzüm pembeleşiyor onu yerken. Hayatı sevmek böyle bir anda mümkün olmalı işte. Mümkün olmalı.

Benim gibi tostu seven bir insanı tarifsiz doyumlara ulaştıran tostları var Nikol’ün. Bir gidişimde de onlardan birini yiyorum. Peynir, kurutulmuş domates, çay…Benim gibi kafası karışık bir adamı bir tostla mutlu edebilirsiniz. Bu kadarı bile yeterli. Serdar-Ekrem de akıyor önümden. İki adam bağıra çağıra kavga ederek geçiyor. Bu sene sakal moda; ikisi de sakallı. Sonra boyalı bir kadın, türbanlı bir kadın, çirkin bir kadın, güzel bir kadın geçiyor. Tostum bitmiş. Yeterince kadın geçince, tostum da bitince hayatı düşünüyorum. Genel bir hiçlik duygusu, fondaki caza karışıyor. Birileri bu müziği yapabiliyorsa, dünya için de ümit olmalı, diye sayıklıyorum.

Somonlu Bruschetta yiyorum geniş menüden. İçki ruhsatları yok, bu üzücü. Burada geceleri tadım menüleri servis edilirken, gündüzleri birçok seçenek arasından sipariş ediyorsunuz yiyeceklerinizi. Somon, soğan, biraz da avokado tadı var sanki. Hoşuma gidiyor. Duvarlardaki resimlerin güzelliğine hayret ederek indiriyorum bu yemeği mideye. Resimleri alabileceğime dair düşüncem, en beğendiğimin 15.000 TL olduğunu görmemle sona eriyor. Şimdi hiç sırası değil. Koskocaman bir ziyafet masasının kenarına oturmuş sokağa bakıyorum. Bir yandan mekanın yüksek tavanından sarkan salıncağa takılıyor gözlerim. Tuhaf ! Salıncak cinsel bir dürtü yaratıyor gibi sanki. Bunu kovuyorum acilen beynimden.

Yemekte mantı var. Bin türlü mantıcının cirit attığı Dersaadet’te, bir Galata dükkanında, geniş tahta bir masada oturan bir adamın, iyi bir mantıyla karşılaşma olasılığını düşünüyorum. Bildiğinim her şeyi unutmam gerektiğini anlıyorum. Mantının tanımı evrilip çevriliyor kafamda. Kafam yerle bir oluyor. Yok oluyorum. Sonra yeniden yaratıyorum kendimi. Kendi kendimi yapıyorum. Yeni ben, mantının böyle bir şey olduğunu biliyor artık. Tanıdığım tüm olasılık hesaplarına, her türlü permutasyon, kombinasyon ve diğer saçmalıklara okkkalı bir küfür savuruyorum. Nikol’ün mantısı ziyafet gibi bir şey. Nikol’ün mantısı, hayata anlam veren bir reçete belki. İçimden, “keşke yalnız mantın için sevseydim seni Nikol” diye bir şiir mutasyonunu haykırmak geçiyor. Ama yapmıyorum. Yoğurdu, sosu, kıyması, yufkası ile ağzımda dans eden bu mantıya saygı gösteriyorum.

Muzlu pudingim geliyor. Usul usul yiyorum. Nutella’lı cheesecake gibi değil. Ama nöronlarımdan gürül gürül salınan serotoninin akışını arttırdığı muhakkak bu tatlının da. Gülümsüyorum.

Serdar-ı Ekrem’e çıkıyorum.

Hayatın yaşanabilir bir şey olma ihtimalini seviyorum…

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This