“Hayat sürprizlerle dolu!” Dersaadet adlı devasa kentin insanı intihara sürükleyen trafiği, her geçen gün katlanarak çoğalan keşmekeşi, kişiyi yaşamından bezdiren ölümcül temposu, kirli havası, dibi görünmez suları, giderek daha anlayışsız ve saygısız bir güruha dönüşen sakinleri başımı döndürüyor. İstanbul’un tüm olumsuzluklarına durup dinlenmeden laf eden, şikayet etmekten bir saniye bile kendini alamayan, “bir gün alıp başımı gideceğim buradan” gibi klişe bir edebiyatı ağzına pelesenk eden, lakin bir türlü buradan ayrılamayan, ayrılamayacak, hep bu şehirde kalacak, buranın eğri büğrü sokaklarını arşınlayacak, lokantalarında tıka basa yiyecek, barlarında içecek, gri-mavi gökyüzüne boş boş bakacak, pis havasını soluyacak, trafiğinde debelenmeye devam edecek, son kertede karamsar ve öfkeli bir insan topluluğu var çevremde. Bu kafası karışık topluluğun gururlu bir üyesiyim ben. Neden mi bağımlıyım İstanbul’a? Çok basit: Çünkü tüm olumsuzluklarına karşın her köşesi insanın aklını başından alan sürprizlerle dolu yaşadığımız şehrin. Bir insan sabah yataktan kalkıp “Hayat sürprizlerle dolu” diye cümlesine başlayabiliyorsa, bu büyük bir nimettir bana kalırsa. İstanbul’u eşsiz yapan da işte budur. Geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle insanı şaşırtmaya devam eden eprimiş bir imparatorluk başkenti. Kendini her daim genç kız gibi hisseden yaşlı bir teyze. Gücünü ve insanı hayretler içinde bırakan ölümcül enerjisini kaosundan alan bir girdap. İstanbul bensiz, ben O’nsuz olamayacağımızı nice yıllar önce öğrendik. Barışığız birbirimizle. Nefretimiz aşkımızı besliyor, körüklüyor, yeşertip büyütüyor.

Bu kez sürpriz beni Göktürk denen şehir devletinde, “Westside Cafe Bistro” adında şirin mi şirin lokantada yakaladı sevgili dostlar. Uzun zamandır gelmemiştim İstanbul’un bu bölgesine. Sevimli bir fanus, giderek büyüyen korunaklı bir küçük “polis” Göktürk coğrafyası. Uzaktan bakan birisi için hayli Amerikanvari bir yaşam tarzı kucaklıyor burada ikamet edenleri. İşin içinde olanlar farklı düşünüyor olabilir tabii; ben ilk izlenimlerimin yarattığı kaygısız önyargılarımın yalancısıyım. Sokaklar düzenli, yer yer kalabalık, hafiften trafik var, ama birdenbire oturduğunuz site başlayıveriyor, adeta bir vaha gibi çıkıyor karşınıza, dünya ile bağınız kesilip, kendi aleminize dalıyorsunuz. Tüm binalar yeni, hiçbiri yüksek değil, apartman hayatı ve müstakil evlerin bahçeli mimarisi iç içe geçmiş; her yer lokantalarla, hem bildiğimiz markaların franchise’ları, hem de Göktürk’e özgü mekanlarla dolu. Kasabından kuaförüne, her şey elinizin altında, her şey ulaşılabilir. Bu mecrada, evinizden eşofman ile yürüyüşe çıkabileceğiniz, aynı anda tüm işlerinizi sıra ile halledebileceğiniz ve ardından, çevrenizi saran sayısız cafeden birinde bir “latte” içebileceğiniz şekilde kurgulanmış bir yaşam stili çıkıyor karşınıza. Gelmeyeli o kadar zaman olmuş ki, görünce başka bir kente geldiğimi zannederek ciddi bir şaşkınlık nöbeti geçirdim diyebilirim. Otuzbeş bin kişi yaşıyormuş bu güzide bölgemizde !

Bu kendine has yaşam alanınında Mekanist’in davetlisi olarak gittiğim Westside’da alıyorum soluğu. Bir ön araştırmam olmadığı için neyle karşılaşacağım konusunda en ufak bir fikrim yok. Bu güzel; zira şaşırma olasılığım cahilliğimle orantılı olarak artıyor her zaman. Bir şeyler bilerek yaptığım ziyaretlerde gol yeme ihtimalim hayli düşük. Ama şimdi durum böyle değil. Mekanist guruları ile birlikte mekanın sahibi Deniz Tunca’nın heyecanlı heyecanlı anlattıklarını dinliyoruz. Kendisi nüfus cüzdanında yazdığı gibi Türk olmasına karşın, dilimizi, yerlisi olduğu Amerika’dan İstanbul’a geldiği zaman öğrenmeye başlamış olduğundan İngilizce konuşmayı tercih ediyor. Yaptığı işi seven insanların sevimli enerjisi var onda. Dinlemekten keyif alıyor insan. Bilişim kökenli kariyerini terk edip kendini yeniden “icat ettiğini” ve bu işte karar kıldığını vurguluyor. Dinlerken böyle bir cesarete ve cürete sahip olan her insana duyduğum saygıyı ona da duyuyorum. İki sene olmuş burayı açalı. Lokantanın kendini dayandırdığı mutfağın Los Angeles yöresine ait olduğunu belirttiğinde, kaçınılmaz olarak, batı yakasının sağlık düşkünü, fit, bronz tenli insanları canlanıyor aklımda. Açıkçası bana uzak bir dünyanın renkleri var bu düşün içinde. Sohbete Deniz Bey’in eşi İpek Hanım da katılıyor.

İçimdeki merak, masayı donatan yemeklerin hunharca arz-ı endam etmesiyle yavaş yavaş dizginleniyor. Yine de, gelen her yemekte değişik hayretlerin içine yuvarlanmaktan kendimi alamıyorum. İncecik kesilmiş sarmısaklı patates kızartmalarının ne denli hafif olduğunu gördüğümde cidden şaşırıyorum mesela. Ya da muazzam bir sosla marine edilmiş tavuk parçalarının kaliteli acısı ağzımı yaktığında. Patatesten çok hoşlanmayan birine bu kadar çok patates yedirten mantığın pratikliğine hayran olmamak elde değil. Tavukların yanında gelen, içinde rokfor olduğunu tahmin ettiğim dip sosun içine patatesleri banarak konuşmaları dinliyorum. Sırada salata var. Üstelik de hindiba salatası. Vampirler için sarmısak neyse, benim için de hindiba türü acımtırak yeşillikler odur. Uzak dururum kendimi bildim bileli. Lakin bu salatanın içinde karamelize şekerli ceviz parçacıkları ve rokfor peyniri var. Bence enfes bir denge yakalanmış bu zıt kutuplar arasında ve ağzımızda rakseden salata başarılı bir “proje”ye dönüşmüş. Öte yandan Deniz Bey, en çok satan salatalarının keçi peynirli, ıspanaklı salata olduğunu belirtiyor; bunu da not düşmeden edemeyeceğim.

photo (19)

Sonra masaya tadımlık burgerler geliyor. Köftesi çok lezzetli, içinde erimiş cheddar peyniri de var, ama bence ekmeği diğer komponentleri biraz gölgede bırakabilecek kadar başarılı. Özel olarak yaptırdıklarını söylüyorlar. Gerçekten nefis. Tabağın kenarında, incecik kesilmiş, çıtır çıtır kızartılmış soğan parçacıkları da mevcut. Bunlar teklifsizce burgerin içine tıkmak suretiyle yeni lezzet çeşitlemeleri elde edip çocuk gibi seviniyorum.Bu sevincim daha bitmeden incecik bir pizza konuveriyor masamıza. Üzerinde adaçayı olan bu pizzayı keyifle yiyorum, ama daha gelecekler olduğu için abartmamak için kendimi frenliyorum.

photo (18)

Ve “lokum burger” geliyor sonra. Alp Artam’ın gözlerini yumma zamanı gelmiştir sevgili okurlar. Zira kendisi, bu tarz lezzet patlamaları karşısında biraz saygıdan, azıcık keyiften, bir miktar da şaşkınlıktan gözlerini kapatmayı adet edinmiştir. Etin yumuşaklığını mı anlatsa, ekmeğin lezzetinden mi dem vursa, etin miktarının fazlalığından duyduğu mutluluğu mu ballandıra ballandıra tasvir etse, bilememektedir.

KISA BİR SAYGI DURUŞU !

Tadımlık gelen bu lokum burgerin emsallerinden kat be kat daha iyi olduğunu düşünüyorum bu satırları yazarken. Tadı hala damağımda. Bunun büyük versiyonunu yemek için kalkıp 30 kilometre öteden Göktürk’ü şenlendirebileceğimi kavrıyorum usul usul.

photo (20)

Ve tatlı olarak son senenin Nutella çılgınlığının bir uzantısı olarak Nutella’lı börek ve fındık ezmeli, cupcake-brownie kırması bir tatlı geliyor. Brownie insanı değilim, ama çok beğeniyorum. Börek ise fena, çok fena bir şekilde aklımı başımdan alıyor.

Yemeğin sonunda çok iyi hissediyorum kendimi. Buraya kesinlikle tekrar geleceğim ve bahsettiğim bu yemeklerden mideye indirip mutlu-mesut evime döneceğim.

İstanbul ve Mekanist’in beni yine şaşırtması dileğiyle…

Westside Cafe Bistro
İstanbul Caddesi Telekom Sokak
Arcadium Çarşisı No: 3/7
Göktürk-Kemerburgaz

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This