Bana kendimi bildim bileli ırak gelen Yeşilköy coğrafyası, eğer yakından incelenirse, nadir bulunan pek çok güzelliği barındırır bünyesinde. Bizim gibi karşı yakada ikamet eden gafil çocuklar için hayli uzak bir cenah da olsa, zaman içinde yolumuz bu güzide semte düşmüş, değişik mekanlarını, renkli insanlarını ve farklı yaşantılarını gözden geçirme fırsatımız bir şekilde doğmuştur. Burada avare avare gezinirken, havalimanından ötürü alçak inşa edilmiş düzgün evlerin arasında uzanan geniş sokakların simetrisi, insana “Acaba İstanbul’da mıyım?” diye sordurtur. Türk olmasam, bu şehirde doğmuş, büyümüş ve kırk senemi geçirmemiş olsam, Yeşilköy’de şehir planlamasına benzer bir şeylerin uygulandığına inanasım gelir her adım atışımda. Şirin ve güzel bir semttir. İnsana ümit ve iyimserlik aşılar. Bugünün Türkiye’sinde yaşayan her insan gibi, ben de ümit ve iyimserliğe ihtiyaç duyduğum için kalbim küt küt atar Yeşilköy dendiğinde. Tıpkı adındaki gibi yeşile fena halde doymuştur. Denizin tam kıyısındadır ve bundan ötürü hem iklimi hem de insanı bir hayli ılımandır.

Benim gibi insanların huyu ve suyu gayet bellidir sevgili dostlar. Gittiğim ülkelerde, şehirlerde, ilçelerde, semtlerde, mahallelerde ilk aradığım yer, şöyle güzel güzel yemek yiyebileceğim bir lokantadır. Lüks aramam, aksine aşırı lüksün bende yarattığı beklenti, mekanların sundukları yemeklerle hiçbir zaman ötüşmemiştir nedense. Her yemekten yapan bulamaç-lokantaları da sevmem. Önüme çıkan lezzet duraklarını, “Bir yemek yapsın, tadından yenmesin” mottosuyla hallaç pamuğu gibi atar, gözlerimi kapattığımda bana düş kurdurtacak yemekleri ararrım. Bu anlamda, Yeşiköy de merakımdan nasibini almış, köşe bucak demeden yaptığım incelemelere doymuştur. Benim gibi kendini güzel bir yerde, güzel bir sofrada, güzel yemeklerle halvet olmadıkça iyi hissedemeyen bir adam için biçilmiş kaftandır Yeşilköy. Gastronomik bir cennet midir peki? Hayır. Doyasıya keyfe dalınan, güzel yemeklerin, sohbetin, dostluğun tadına varılan bir kara parçası mıdır? Kesinlikle evet.

Meşhur çarşısından geçip sahiline indiğiniz vakit Yeşilköy’ün en nadide yerleri karşılar sizi. Beyoğlu şubesinde orgazmik heyecanlara gark olduğum “Eleos” buradadır mesela. Her daim masaları dolu, konuşlandığı müstakil bina ışıl ışıldır. Birbirine değen kadehlerin seslerini duyarsınız Eleos’un önünden geçerken. Buranın tam karşısında ise bir “balıkçılar sokağı” çıkar karşınıza. O sokakta omuz omuza vermiş lokantaları dolduran insanların neşeli kahkalarını duyarsınız güneş battıktan sonra. Hiçbir taksici “meyhaneler sokağı” dendiğinde anlamaz nereden bahsettiğinizi. Buranın adı “balıkçıların olduğu yer”dir yerel taşımacılığın dilinde.

İşte Ogün Restaurant buradadır; bu ince uzun sokağın ucunda, sağa saptığınız ve Ortodoks Kilisesi’ni gördüğünüz vakit önünüzde arz-ı endam eylemektedir. Kapalı salonu iyidir hoştur, ama yılankavi bir uzunlukta, uçuca eklenmiş masalardan oluşan, asma ve defne yaprakları altında oturabileceğiniz dış mekanı bence daha bir keyiflidir. Her gittiğimde aynı hayret duygusu yalar geçer bedenimi: Sanki herkes birbirini tanır burada. Müdavimlik müessesesi kuşkusuz tam gaz çalışmaktadır. Bu bir yandan hoş gelse de, öte yandan hafif bir dışlanmışlık hissi de yaratmaktadır. İki dubleden sonra bu hissin kaybolacağını, rakı ve muhabet ehli, sohbete ve paylaşmaya teşne kimseler gayet iyi bilir. Yani, hülasa-i kelam, o müdavimler ordusu sizi içine almakta zerre tereddüt etmeyecektir. Endişeniz olmasın, keyif bulaşıcıdır burada!

Haftasonları hayli kalabalık, yazları ise hafta içi bile olsa özellikle akşamları tıklım tıklımdır. Yer ayırtılması şiddetle tavsiye olunur Ogün’e gidilirken. Rezervasyonu alan kişilerin rahatlığı da dillere destandır. Sizi arayıp teyit etmeye gerek duymayacakları için telefon numaranızı asla sormazlar, zira geç kalırsanız hakkınız yanacak, yeriniz doğal olarak başka bir şanslıya teslim edilecektir. Bu sebepten, bana kalırsa geç kalmamak, hatta birkaç dakika erken gelip yerinize kurulmak en doğru hareket biçimi olacaktır. Gelirken ise arabanızı almamanızda yarar vardır. Park yeri bulmak çok da kolay olmayacaktır bu bölgede. İyisi mi bildiğiniz bir yere park edip işinin ehli bir taksiciye kendinizi emanet edin; o sizi mekanın hemen yakınında indiriversin.

Hafiften tarihçesini incelediğimizde, Ogün Restaurant’ın, 1988 senesinde lokantalar dünyasına gözlerini açtığını görürüz. Kurucusu, asıl uzmanlığı ayakkabı stilistliği olan ve her gün ayakkabılarla uğraşmaktan gına geldiğinde dayanamayarak pek sevdiği hobisi, mutfak işine girmeye karar veren Ogün Bey’dir. Aslen Kumkapı ahalisinden gelen ve aslında denize duyduğu aşkı hiçbir şeye duymayan Ogün Bey bugünlerde lokantayı oğlu Garo Nergizyan ile beraber işletmektedir.

Mekanda bulabileceğiniz mezelerin büyük çoğunluğu deniz ürünleridir. Lakerda, çiroz, füme palamut, balık yumurtası, tuzda sardalya gibi mezeler bizzat Garo Nergizyan tarafından hazırlanır. Mevsim balıkları İstanbul balık hali haricinde Sarıyer’den Kumbağ limanına kadar tüm limanlardan Ogün bey tarafından alınmakta, işin hazırlama ve teknik kısmı ile ise oğlu ilgilenmektedir.

Burada yediğim içtiğim her türlü yemekten keyif aldığımı, büyük eleştirilerime maruz kalacak bir sorun olmadığını önceden belirtmemde yarar var. Burayı ziyarete gittiğinizde başınıza gelecekleri, nelerden hoşlanacağınızı, nasıl hissedeceğinizi, neler seçmeniz gerektiğini bilecek kadar yedim Ogün’de. O yüzden –bunu her zaman söylemem- yorumlarıma güvenip birebir uygulayabilirsiniz.

Ne mi yemeli? Bence Ogün’ün şaşırtıcı yanlarından birisi kabak kızartmasıdır. Bu “kabak tava” mevzuunu irdelerken, arşivimin tozlu raflarına el atmam gerektiğini her zaman çok iyi bilirim, zira nice mekanlarda yediğim bu yemeğin iyisini gördüm mü mutlaka paylaşmak ve diğerleriyle karşılaştırmak isterim. Ogün’ün kabak kızartması, diğer mekanlardaki gibi madalyon formunda, ya da elips şeklinde değil, alıştığımız patates kızartması formatında kalem gibi ince ince gelir önümüze. Yağı çekmemiştir, diri ve lezzetlidir. Yoğurt ve sarmısaktan mürekkep sosu ise insanın burnundan gelen türden yakıcı bir karışım olmaktan ziyade, hafif ve kabakla uyum içinde rakseden bir güzelliktir. Siz siz olun, Ogün’e gittiğinizde muhakkak bir kabak tava sipariş edin. Memnun kalacaksınız. Aynı duyguları, Eleos’un hafif peynirli, Todori ve Seviç Meyhanesi’nin çıtır çıtır kabak kızartmaları için de hissettiğimi bilmenizi isterim. Kabağın birinci ligi bu saydıklarımdan oluşmaktadır İstanbul’da.

Patlıcan salatası da bir hayli lezzetli diyebilirim. Patlıcanla yapılan mezeler İstanbul meyhanelerini iyiden iyiye işgal etti son senelerde. Bunu her gittiğimiz mekanda tüm şiddetiyle yaşıyoruz artık. Benim vazgeçilmezim ise bildiğimiz “good-old” patlıcan salatası ne olursa olsun. Sarmısağın, yoğurdun ve közlenmiş patlıcanın çatalla eziyet edilmiş bu formuna kendimi bildim bileli bayılır, her mekanda bunu sipariş ederim. Bu yemeği Ogün’de de yiyebilirsiniz gönül rahatlığıyla.

Başka bir gözlem: Neden bilmiyorum, haydari artık bizi terketmeye başladı galiba. Tüm mekanlar öncelikle yoğurtlu semizotu ve patlıcanlı yoğurt veriyor artık. Oysa ben haydariyi severim. Hem de insanı anırtan yoğunlukta bir sarmısakla servis edilen cinsini. Neden bilmiyorum, pek çok yerde bulamıyorum bu zenginliği ve malesef Ogün de bunlardan birisi. Yoğurtlu semizotu yedim en son gittiğimde ve çok lezzetliydi. (Ama bir Alex değildi sevgili okurlar!)

Ciğer ise, “yenebilir ara sıcaklar” kateogirisinde göğsünü gere gere yer alabilir Ogün’ü ziyaret ettiğiniz zaman. Yaprak formatında süsler sofranızı. Yanında soğanla usul usul gelir, göz açıp kapanıncaya kadar tüketilip gider. (Ciğerin birinci liginde ise Birtat, Asmalı Cavit, İsmet Baba, Çukur Meyhane var sevgili dostlar, unutmadan paylaşmak istedim)

Kalamar yediğim de çok olmuştur Ogün Lokantası’nda. Tadı gerçekten çok iyidir, tam da benim sevdiğim gibi büyük ve hafif gergin… Lakin aynı güzel sözleri taratoru için sarfetmek ne yazık ki mümkün değil. Bu kalamar tava meselesinde taratorun bildiğiniz üzere kalamar ile arasında bir “mütemmim cüz” ilişkisi vardır ve ayrılmaz iki kardeş gibi arz-ı endam eyleyen bu ikiliden birisi ofsayta düştü mü, maalesef tüm yemek tongaya basmış demektir. Ogün’deki tarator gereğinden fazla ekşi, katı ve bayatımsı bir tattadır ve kanaatimce uzak durulmalıdır kendisinden.

Başka neler geçmiştir önümden? Sarmısak ve zeytinyağı ile hunharca terbiye edilmiş deniz börülcesi, tereyağına doymuş, şamandırasını özlemle bekleyen karides güveç ya da tereyağında karides, ertesi gün hayatımı zindana çeviren ama yerken damağımı keyiften çatlatan paçanga böreği, lezzeti gayet yerinde muska böreği, kalamar ızgara, lakerda, çiroz, fava, topik, turşu… Hemen hepsinin tadına bakmışımdır farklı zamanlarda.

Tüm bu mideye indirdiklerim arasında, tadı halen damağımda dans eden tatlı tabağını anlatmalıyım sizlere son olarak. Burada incir tatlısı, ayva tatlısı, sufle gibi güzellikler mevcuttur tahmin edebileceğiniz üzere. Ama hiçbiri “kalburabastı” denen o güzelliğin yerini tutamaz. Son dönemlerde trileçeye kafayı takmamış olsam, favori tatlım olarak tek geçebileceğim kalburabastı, margarin, un, irmik, yoğurt, sıvıyağ, yumurta ve kabartma tozunun acımasızca harmanlanmasından oluşan küçük bir mucize bana kalırsa. Üzerinde eser miktarda şerbetle servis ediliyor ve parmaklarınızı yememek için ciddi bir çaba sarfetmeniz gerekiyor bu tatlıyla debelenirken.

2659_650x433

Bana kalırsa Yeşilköy’deki Ogün, yeme içmeyi sevenlerin mutlaka uğraması gereken bir lezzet sığınağı. Korunaklı bir yerde, beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkıveriyor. Aklınızı başınızdan alıyor duruşuyla.

Bu meyhane, benim için uzak bir yakanın vakur prensi adeta.

Gidin müdavim olun mümkünse…

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This