Bazı mekanlar vardır, ne yediğiniz içtiğinizden bağımsız olarak içine girdiğinizde sesiniz soluğunuz kesilir, bir anda nefes alamayacak hale gelir, saygıyla olacakları beklersiniz. Bir ihtişam kol geziyoırdur böyle yerlerde. Oralarda yapılması gereken, büyüklüğü kabul etmek, onun önünde eğilerek ağzınızı açmamaktır. Safa Meyhanesi, işte insanı böyle bir ihtişama boğan, atmosferi ile sizi büyüleyen, müşteri kitlesi ve konumu ile sizi her vakit hayretlere sürükleyen, eski meyhane kültürünü yaşattığı her halinden belli olan bir mekandır.
Birkaç defa ziyaret etmiş olduğum halde bu meyhaneyi yazma fırsatı bulamamış olan bendeniz, en sonunda, hoş bir sürprizle karşılaştığım Safa ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya nihayet karar vermiş bulunmaktayım.

Bir Perşembe akşamı… Hafif bir esinti olsa da, aslında ılık, sevimli bir hava. Henüz kararmamış, kurşuni gri gözyüzüne bakarak yolculuğuma başlıyorum. Eminönü’ne vapurla geçip sahil yolunu kullanarak, Yedikule Zindanları’nı görür görmez saptıktan sonra, zindanların daracık kapısından girip ilerliyorum. Sahil yoluyla alakası olmayan, kendi dünyasında bir caddedir burası. Bir mahalledir. Geleni geçeni belli, dükkanları eski, halkı renklidir. Senede bir geldiğim Safa Meyhanesi’ni bulmak için her defasında dikkatle etrafıma bakarım. Oysa ne kolaydır yeri. Yüzelli, ikiyüz metre ilerleyip sağ kolda görürsünüz tabelasını. O sokakta tanıdık bir dostu görmüşçesine sevinirsiniz her seferinde.

Kapıyı açıp içeri dalıyorum. Her zamanki atmosfer. Gürültülü büyük erkek masaları da var, kadınlı erkekli sessiz masalar da. Işıl ışıl içerisi. Kocaman bir avizenin aydınlattığı yüzler, kapı açılınca bana bakıyor. Meyhanelere kapıdan giren herkes ilk başta yabancıdır biraz. Sonra içeri girip ilk rakıyı içtikten sonra birden bire o da yerel halkın bir parçası haline gelir. Işıltıyı alır, onu etrafa saçmaya başlar. Ardından, yeni biri içeri daldığında, sanki az önce kendi başına gelmemiş gibi, o da başını çevirip bu gelen “yabancı”yı tepeden tırnağa süzer.

Dedim ya, meyhaneye giren herkes yabancıdır biraz.

Gözler bana çevrili. Yerim girişin hemen yanında; sırtımı cama verip meyhanenin ana salonuna bakacak şekilde kuruluyorum masaya. Duvarlarda dört adet özenle oyulmuş, cam kapaklarla kapatılmış, içlerine boy boy, marka marka, eski-yeni bin türlü rakı şişesi askeri düzenle yerleştirilmiş bölme var. Rakı sadece içilmiyor, aynı zamanda dekorun da bir parçası olarak arz-ı endam ediyor bu meyhanede. Karşı duvarda Nuh-u Nebi’den kalma sarkaçlı bir saat sadık bir dost gibi zamanı haber verirken, mekanın tam ortasına asılmış kocaman bir Atatürk fotoğrafı da meyhane sakinlerini yukarıdan usulca selamlıyor.

Patron kasada oturmuş, gelen geçeni kesiyor. Garsonlar sevimli, canayakın ve hızlı. İlk defa gelenleri bile mudavimmişçesine karşılayacak cinsten usta ve deneyimli. Mutluyum. Mutlu olmamak için hiçbir nedenim yok.

Hayat bana güzel, diyorum içimden.

Önce pilaki, patlıcan salatası, haydari, acılı ezme, zeytinyağlı kereviz, köpoğlu ve beyaz peynir geliyor masaya. Dünya daha bir yavaş dönüyor sanki. Mutluluğu yaşamak için daha fazla vakit var. Pilaki nefis; içinde hafif havuç var diye anımsıyorum. Köpoğlu müthiş; tadı ziyaretimden sonra bile damağımda dans etmeye devam edecek, biliyorum. Acılı ezme kararında; ne fazla, ne de az. Ardından ciğer ve paçanga böreği geliyor. Her ikisi de harikulade bir lezzete sahip. Ama özellikle paçanga bu dünyadan değil, onu söylemem lazım. Bendeniz, meyhane meyhane dolaşıp ideal paçangayı arayan bir insanım ezelden beridir. Sonrası evdekileri memnun etmese de, içinde pastırma ile peynirin böyle uyumla birbirine sarıldığı börekleri gördüğüm zaman affetmem. Mis gibi. Ana yemek olarak da köfte yiyorum afiyetle. Son olarak da tahin helvası. Helvaya ekmek banarak ritüeli sonlandırıyorum.

IMG_1959

IMG_1960

IMG_1958

IMG_1962

IMG_1974

IMG_1966

Tüm bu yemekler son derece ustalıkla hazırlanmış bir şekilde geliyor masaya. Safa Meyhanesi, bir insana meyhaneden beklediği her şeyi veriyor.

Mekan, 1900’lerin başında meyhane olarak kullanılan ve TCDD yollarının yapımında görevli insanların akşamları lokal olarak kullandıkları bir yermiş. Bunu öğrendiğimde şaşırıyorum. Daha sonra, şimdi hayatta olmayan Süleyman KIZILTAY 1948 yılında, arapça karşılığı “sefa, eğlence” anlamına gelen SAFA’yı, SAFA MEYHANESİ’ni kurmuş. O gün bugündür de muhabbet devam ediyormuş.

Sonra gecenin sürprizi ile karşıyorum. Masamızda Yılmaz Özdil var. Zaten yemekler ve mekan hakkında bu denli az yazmamın temel sebebi de Yılmaz Özdil ile yaptığımız o tadına doyulmaz sohbet oluyor. Masasında meşhur birisini gören her Türk gibi davranıyorum ben de. Siyasete yazmaya, yazarlığa, gazeteciliğe dair binbir soru soruyorum ona. Sabırla yanıtlıyor. Masaya otururken söylediği, “Bir saatliğine geldim,” sözü tamamen yalan oluyor. İkibuçuk saat kalıyor. Hayatından, gazete ve televizyonda yaşadıklarından söz açıyor, memleketin bundan sonra gideceği noktalardan bahsediyor. (Politika bu blogun konusu olmadığı için üstadın söyledikleri bende kalacak doğal olarak).

Güzel bir muhabbet ve yemek ardından kalkıp eve dönüyorum. Aklımda aynı düşünceler dönüp duruyor. Sanki güzel bir tatlı yemişim de, biraz daha istiyor gibiyim.

Sevgili dostlar, Safa Meyhanesi, eski meyhane kültürünü yaşamak ve yaşatmak isteyenlerin hiç düşünmeden gidebilecekleri harika bir mekan.Harika atmosferi ve güzel yemekleri ile kalbinizde kısa sürede taht kuracağından eminim.

Mutlaka gitmenizi öneririm. Haftasonu gitmeden önce yer ayırtın.

Safa Meyhanesi
İlyasbey Cad. No:169 Yedikule/İSTANBUL
Rezervasyon Tel
0 212 585 55 94
http://www.safameyhanesi.com/

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This