Çok eski anılar canlanıyor bu konu açıldığında. İçimi Proustvari bir duygu kaplıyor, buna engel olamıyorum. Proust’un meşhur çaya banılan madleni gibi, anımsamayı tetikleyen bir şeyler olmalı içimde.

Ne zaman muz yesem – ki en sevdiğim meyvelerden birisidir kendisi-, aklıma yaklaşık 30 yıl önce yediğim bir hamburgerin tadı da düşüveriyor.

Delirdiğimi mi düşünüyorsunuz? Açıklamamı bekleyin. İnsan fizlojojisi tuhaftır. Ben bunun kanıtıyım adeta. Bellek, bilinçaltı, beden üçgeninde tuhaf şeyler olur daima. Benim durumum da böyle bir etkileşimden kaynaklanıyor.

“Travma”mın kökenine indiğimde, olayların geçtiği senenin 1984 olması gerektiğini kavrıyorum. Bunu her gittiğimiz yerde, televizyonlarda gördüğümüz Los Angeles Olimpiyatları sayesinde anımsıyorum.

1984 yılının yaz ayları, tam da olimpiyatın olduğu dönemlerde Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Avusturya gibi ülkeleri araba ile dolaşmıştık. Demir perde yönetimleri devam ediyordu Balkanlarda. Bendeniz daha önce gavur memleketleri ile müşerref olmamıştım henüz.

O geziden bugüne aklımda kalanlar az ama öz. Bulgaristan’da polise verdiğimizi rüşvetleri hatılıyorum. Kutu kutu sigara dağıtmıştık. Birisi kırmızı ışıkta geçme, bir öbürü radara yakalanma gibi sebeplerden. Herkesin Türkçe konuştuğunu anımsıyorum.

Romanya’yı unutmak istiyorum. Adeta üstüne hiç güneş doğmayan bir ülkeydi benim için. Her daim karanlık, insanları suratsız, yemekleri kezzetsiz bir ülkeydi. Beş gün kaldık orada. Nefret ettim.

Yugoslavya geri kalmış ama sempatik bir ülkeydi. Şimdi Hırvatistan olan bölgeler Avrupai bir havadaydı. Benim anavatanım olan Bosna ise şirin bir tarım bölgesiydi.

Macaristan’a girdiğimzde, artık Avrupa’ya geldiğimizi anlamıştım. Daha sonra beş defa ziyaret ettiğim Budapeşte ihtişamlı bir şehirdi ve yönetimin diğer komünist ülkelere göre daha özgür olduğu anlaşılıyordu. Budapeşte’nin dışındaki Santander’de yediğimiz yemeği unutamam. Sonraki yıllarda yaptığım ziyaretlerde aynı yerde yemeğe gayret ettim.

Bütün bunların sonunda Viyana’ya gelmiştik. Muazzam bir şehirdi. İstanbul’dan sonra gördüğüm ilk imparatorluk başkentiydi orası. Sokakları, insanları, lokantaları, müziği, yemekleri, binaları, havası, her şeyi farklıydı. Büyük milli “Şair”imizin ilk defa Paris’i ziyaret ettiği ruh halindeydim muhtemelen.

İşte travma da tam bu noktada oldu. “Sacher-Torte”leri ile meşhur Hotel Sacher’de kalıyorduk, ama burada yapılan dünyaca ünlü pastalar umrumda değildi. Benim gitmek istediğim tek bir yer vardı: 

McDonald’s…

Günümüzde bu anlattığım çok komik gelecektir sevgili okurlar, lakin o günlerde İstanbul’da bile ilk McDonalds açılmamıştı henüz. Öyle yıllardı işte. Nike sneaker’lar yurtdışına giden tanıdıklara sipariş edilirdi. Coca Coca kutudan değil şişeden içilirdi. McDonald’s’da hamburger yemek ise bir “deneyim” di ne yazık ki.

İstanbul’da yediğimiz hamburgerler, o zamanların önemli buluşma noktası olan Kristal Büfe’nin hamburgerleriydi. İyiydi, hoştu, ama ben yurtdışında neler yapıldığını çok merak ediyordum. 

Tam yerini anımsamıyorum, ama oldukça merkezi bir yerde bir dükkana girip ilk hamburgeri tattığımda kendimden geçmiştim. Ekmeğin yumuşaklığı, ağzımda eriyen peynir, köfteyle turşunun uyumu…Bütün bunlar beni büyülemişti. 6-7 tane hamburger yemiş olmalıyım. Viyana’da kaldığımız günlerin hemen hepsinde buraya gelip tekrar tekrar yediğimi hatırlıyorum şimdi.

Hamburgerlerin üstüne içtiğim McBanana’nın tadı da hala damağımdadır. Muzlu milkshake nedense hiçbir zaman ülkemize gelmedi, ya da ben kaçırdım, bilemiyorum. Her defasında sayısız hamburger yedikten sonra muzlu milkshake içiyor. Ardından mide fesadı gerçirerek otele dönüyordum.

Bu sebepten ötürü, kafamda muz tadıyla McDonald’s hamburgeri bir noktada birbirine kaynamış durumda.

Seneler içinde yemek zevkim çok değişti. Hamburger konusunda kendimce bir damak zevki geliştirdim.

Türkiye dışında en beğenerek yediğim hamburger, nedendir bilinmez, Atlantic City’de bir kumarhanede yediğim hamburgerdi. Belki çok açtım, belki de gerçekten çok özel bir lezzetti o.

Türkiye’de özel bulduğum bir lezzet, Göztepe’de Jumbo’ydu. Bugünkü adının J Burger olduğunu tahmin ediyorum.

Buraya gittiğinizde, önden harika patates kızartmasını,ardından da egg-cheese adlı hamburgerini sipariş edin. Memnun kalacaksınız.

Çok popüler olan Dükkan Burger’in hamburgeri lezzetli olsa da mideme dokunuyor açıkçası.Artık pek yiyemiyorum.

Nişantaşı Reasurans’ın alt katındaki Gurme Burger’in ürünlerini de seviyorum. Hem de çeşit bolluğu var burada.

Num Num zincirinde zaman zaman lezzetli burgerler yediğim oluyor.

Bir de Kızılkayalar meselesine parantez açalım. Buradaki sarmısaklı  ya da ıslak hamburgerleri gençliğimde çok sevdiğimi, bugün bile zaman zaman yediğimi itiraf edeceğim. Pek midevi olmasa da, insanı şaşırtan bir kolaylıkla yenen ve ayranla doğaüstü bir uyum sağlayan bu hamburgerleri de tavsiye ederim.

Kendimce diyet yaptığım şu dönemde hamburgerden bahsetmek beni son derece zorlasa da, dünyayı yaşanılır kılan lezzetlerden birisi olan bu yemeğin mucidine teşekkürü borç bilirim.

23.01.2012 Fenerbahçe

Yazar Hakkında

Alp Artam

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This