Okumayı ve şaşırmayı seviyorum. Belki de şaşıracağımı düşündüğüm için bu kadar çok okuyorum. Çünkü hayrete düştüğüm anlar beni hayata daha çok bağlıyor. Yaşam gücüm artıyor böyle zamanlarda.

Roman okumayı seçiyorum çoğunlukla. Okuduğum romanları, yazıldıkları zamanların değerleri ile kavramaya çalışıyorum. Millet, ırk, din gibi bölen ve parçalayan her şeyi bir kenara bırakıp özgürce dolaşıyorum sayfaların arasında. Bu sayede, önyargıları çöpe atıp kendimi o romanların içinde, belki de kahramanlardan birisi gibi duyuyorum. O vakit kahramanların hislerini kavrıyorum. Onlarla yaşayıp, onlarla ölüyorum.

Darbeler, çoğu defa hiç beklemediğim bir zamanda, beklemediğim yerlerden geliyor. Bir yerde tesadüfen karşıma çıkan, belki hakkında olumlu tek bir yorum okuduğum, ya da arka yazısını beğendiğim bir kitabı satın alıyor, sonra okuyup bitirdiğimde hayretler içinde kalıyorum. İyi bir roman, hayatın kendisi gibi dumura uğratıyor insanı. Hem de en beklenmedik anda.

Swastika Geceleri, Katherine Burdekin tarafından 1937 senesinde yazılmış distopik bir roman. Okuduğum zaman, George Orwell’in 1984’u bu kadar meşhur ve ön planda iken, bu romanın esamesinin okunmamasına anlam veremediğimi düşündüm. Zira en az 1984 kadar hastalıklı bir hayal gücünün ürünüydü.

Şimdi hayal edin: Adolph Hitler savaşı kazanmış (unutmayın roman 1937 yazıldı ve o zaman henüz savaş çıkmamıştı) ve 20 sene süren çatışmaları kutsal uçağa binip Moskova’yı bombaladığında bitirmiş. Bu büyük savaşın diğer kazananı ise Japonya olmuş ve dünya Almanya ve Japonya imparatorlukları arasında ikiye ayrılmış.

Şimdi sıkı durun: Olaylar Hitler’in savaşı kazanmasından 700 sene sonrasında geçiyor. Hitler öldükten sonra Tanrı olarak kabul edilmiş, Alman imparatorluğu Şövalyeler tarafından seçilen Fürher’ler tarafından yönetilmeye başlamıştır. Şövalyeler kan soyu ile babadan oğula geçen bir örgütlenme ile hayatlarını sürdürmektedirler. Onları altında Naziler bulunmaktadır. En alt kısımda ise artık kabul görmeyen Hristiyanlık dininin mensupları yer alır bu düzende.

Farklı eksenleri olan romanın en kuvvetli katmanı ise “kadınlar”la ilgilidir aslında. Kadınlar Hitler’in ölümünden çok sonra “değersizleştirilmiş”, sadece çocuk doğurma amacıyla kullanılır hale gelmişlerdir. Toplumun en alt katmanında hristiyan kadınlar yer alır.

Burdekin feminist bir roman yazmak için yola çıkmış, yine de hacmi iyice genişleterek toplumun tüm katmanlarını incelemiştir. Naziler de dahil, toplumun büyük kısmının okuma yazma bilmediği, Hitler öncesi tarihin tüm belgelerinin çoktan yok edilmiş olduğundan “karanlık” dönemlere dair hiçbir bilginin bulunmadığı bu düzende insanlar tıpkı koyunlar gibi güdülmektedir. 1984’ün aksine, burada yüksek bir teknolojiden de bahsetmeye gerek duymamıştır Burdekin.

Bu düzeni bozabilecek enerji ve insanlar mevcut mudur peki? Ve bu nasıl olacaktır? Romanın geri kalanı bunlarla meşgul olmaktadır.Burdekin, erkekleri kendileriyle hesaplaşmaya, kadınları ise bu değersizleştirmeye razı oldukları için kendi suçlarını kabul etmeye yönlendirmektedir.

Eğer 1984 ya da Sineklerin Tanrısı’nı okuyup keyif almış bir insansanız, Swastika Geceleri’ni kaçırmayın derim. Tabii ki, -bana kalırsa her kitapta yapılması gerektiği gibi- kitabın önsözünü kesinlikle okumadan başlayın okuma serüvenine. Okuyun, bitirin, ardından bir sonsöz gibi ele alın başta yazılanları. Bu şekilde daha verimli olacağını garanti ediyorum.

Swastika Geceleri/ Katharine Burdekin/ Çeviren: Mehtap Gün Ayral/ Encore Yayınları/ 232 s.

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This