O hep oradaydı, bir şekilde sakin sakin duruyor, sabırla beni bekliyordu. Bense, basireti bağlanmış bir kulunuz olarak, oluşturduğum “gidilecek mekanlar” listesinde sıranın ona gelmesini umuyordum. Galiba karşılıklı bekliyorduk uzun bir zamandır. Vakit geçiyor, ben yaşlanıyordum. O ise vakur edasıyla olgunlaşıyordu. Bendeniz, nüfus kütüğüne Beylerbeyi’nden kayıtlı olmama karşın, bugüne dek, Beylerbeyi’nin bu güzel efendisini ziyaret etmemiştim. Vakit daralıyor, iç sıkıntım her gün daha artıyordu.  Bu yazıya da, tıpkı Sofyalı yazısında olduğu gibi, böylesi bir utançla başladım işte.

Boğazın yüzyıllardır soğuk dalgalarıyla dostça okşadığı bu semtin –hani eski  köprünün hemen dibinde ve Asya tarafında olan- bu şirin meyhanesinde dost muhabbetinin kıvamında ezgileriyle üstü kapatılmış bir bahçede oturmuş camdan dışarı bakıyorum. Sanki herkes ölmüş, sanki tüm canımıza okuyan gerçekleri yaşamın, birden çekilmişler uzaklara ve gri-yeşil arası yeni bir gerçeklik inmiş ağır ağır. Onyedinci yüzyılın baskıcı ve içkiyi yasaklamasıyla tanınan padişahının keyifle içkisini yudumlayarak izlediği bulutlar kaplamış tepeleri. Martılar vapurların etrafında dileniyorlar yine; belli belirsiz dalgalar beyaz köpükleriyle selamlıyorlar martıları. Onları görmüyorum, ama sesleri kulaklarımda.

İçmişim, evet, hem de tam gerektiği kadar, küçücük rakı kadehlerinde, eskinin hülyalarına öykünerek, ağır ağır rakıya doymuşum. Bir meyhanede en sevdiğim “şey” olan sakatat bombardımana tutulmuşum. İşkembe, uykuluk, dalak yemişim. Üzerine ceviz tatlısı.

Artık beni gömebilirsiniz…

-The End-

IMG_8258

Çok iyi yazdığımı söylerler; öykülerimdeki kurguların büyüleyici olduğunu, zekâmın her kelimenin önünde ya da arkasında kendini gösterdiğini, sözlüğün bilinmeyen ve hiç açılmamış sayfalarında kalmış kelimeleri sanki çok doğalmışçasına satırlarıma serpiştirildiğini de vurgularlar sık sık. Ama ne yazık ki, öykü sonlarını  yazmakta tuhaf bir tıkanıklık, beklenmedik bir yeteneksizlik sergiliyormuşum. Oysa şimdi sonunu yazdığım bir hikayenin başını hayal edemeyeceğimden ürküyorum. Odada sıkıntılı birkaç tur atmamın ve içilen üç-dört kahvenin ardından, endişelerimin yersiz olduğunu, balıkçıların bu kadar lüfere doyduğu bir dönemde asla başarısız olamayağımı kavrıyorum. Parmaklarım klavyenin yaşlı tuşlarına eski bir dost gibi karışık bir bilinç akışını kazımaya başlıyor :

“Adam içeri giriyor iyiden iyiye ürkek adımlarda. Kulağında tuhaf bir Nina Simone şarkısı vızıldıyor. Adam, kulağında hep böyle şarkılarla dolaşıyor nice zamandır. Hayali bir kulaklıktan gelen büyülü melodilerle meyhaneleri geziyor. İnciraltı Meyhanesi karanlık bu gece. Korkuyor önce. O hep korkuyor. O zaman zaman korkmaktan da korkuyor. İnce uzun bir koridordan bahçeye çıkarıyorlar onu. Kulağında Hair müzikalinin tılsımlı şarkısı ‘I got Life’ çalıyor. Ama Nina Simone söylüyor. Adam bir masaya oturuyor. Adam damalı bir masaya oturuyor. Küçücük bir kadehte rakı dolduruyorlar. Kadehin altında babaannesinden kalma tığ işi bir kılıf var. Zamanda yolculuk yapıyor sanki. Rakı ısınmasın, rakı küsmesin, rakı can yoldaşı olsun diye bu kılıf. Belki babaannesi ud çalar, dedesi rakı içer diye. Adam çok yalnız, gözgöze geldikleri topik’in en yakın arkadaşı olmasını umacak kadar. Ya da midyeli lahana dolması elinden tutar belki, onu uzaklara götürür, diye düşünecek kadar. Bütün bunların yanında dostça gülümseyen muhammara ve hamsi pilaki ve fava ve beyaz peynir ve dövme hıyar salatasından  medet umacak kadar yalnız adam. Üstü kapalı bu bahçede tüm bu mezelerle konuşuyor Adam. Saat daha erken. Saat hep erken. Sıcak bir salonda sohbet ediyor insanlar. Yan masaya bakıyor göz ucuyla: Bir kız bir erkek ve bir çiçek buketi. Diğer masaya bakıyor: Bir kız bir erkek ve bir çiçek buketi. Sevgililer Günü mü? Hayır. Adam işkembe kızartması sipariş ediyor arsızca. Yaşam şu işkembe kızartması gibi bir şey olsaydı, her şey ne kadar güzel olurdu, diye düşünüyor.  Dalak dolmasını yerken kendini uzak bir yerlerde duyuyor. Dalak dolması kadar bir şey olmayı düşlüyor Adam. Ağzında dağılan ahtapot ızgaraya sadık bir dost gibi sarılıyor. Şişte gelen uykuluğa kadim zamanlardan bakiye bir kutsal eser muamelesi yapıyor. Adam ceviz tatlısı yiyor sonra kaymaklı. Tatlıların Everest’i trileçe ise bu tatlı da da Himalayalar’da başka bir doruk, diye geçiriyor aklından. Zaman geçiyor. Adam artık yalnız değil. Dostlarıyla bu ince meyhanenin üstü kapalı bahçesinde sohbet ediyor. İçmiş, evet, hem de tam gerektiği kadar, küçücük rakı kadehlerinde, eskinin hülyalarına öykünerek, ağır ağır rakıya doymuş. Bir meyhanede en sevdiği “şey” olan sakatat bombardımana tutulmuş. İşkembe, uykuluk, dalak yemiş. Üzerine ceviz tatlısı. Artık onu gömebilirsiniz…”

IMG_8269

IMG_8280

IMG_8286

IMG_8291

IMG_8304

Bir gün yolunuz Beylerbeyi’ne düşerse, yolunuz İnciraltı Meyhanesi’ne de düşsün.

Hayat belki güzel bir şey olur o zaman…

Adres :
Arabacılar Sok. No: 4
Beylerbeyi / İstanbul
Telefon : 0 216 557 66 86
E-Mail : iletisim@inciralti.com.tr

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This