Sonunda oldu! Hangi filmde oynarlarsa oynasınlar, aksanlarından asla ödün vermeyen, senaryodan bağımsız, konu ve coğrafya ne olursa olsun birisi İngiliz, öteki Teksas aksanıyla karşımıza çıkan iki oyuncu, Michael Caine ve Matthew McConaughey aynı  filmde buluştular. Hollywood’da olan hep Avusturalyalılar’a oluyor sevgili okurlar. Hepsi (Hugh Jackman, Nicole Kidman, Naomi Watts vb.) standart Amerikan aksanı ile konuşmaya debelenirken, bu iki oyuncu senelerdir hep aynı şekilde konuşmayı başarıyorlar ve bu durum kimsenin dikkatini çekmiyor.

Filme değinmeden önce, Matthew MCconaughey konusunda iki lakırdı etmekte fayda var. Muhtemelen, günlerden bir gün, o çok sevdiği sahillerden birinde surf yapmaya giriştiğinde, başına büyük bir kaza gelen ve surf tahtasını kafasına yedikten sonra aylarca hastanede yatan Mcconaughey, nihayet komadan çıktığında, geçmiş hayatındaki oyunculuğunu tamamen unutup her filminde Oscar almaya namzet bir adama dönüştü. Bu hikayede gerçeklik payı var mı bilmiyorum, lakin Kafkaesk bir metamorfoz sözkonusu bana kalırsa.

“Matthew McConaughey, bir sabah uyandığında, kendini devasa bir aktöre dönüşmüş olarak buldu” True Detective, Dallas Buyers Club gibi çok başarılı çalışmalardan sonra Interstellar da, bana kalırsa, tipik bir kafaya saksı düşme örneği. Bunun bir benzerini senelerce önce Tom Hanks de bize yaşatmış olabilir.

Gelelim filme. Her ne kadar Batman serisinin son filminde hayranlarını bir miktar hayal kırıklığına uğratmış olsa da Christopher Nolan büyük bir yönetmen, bu yadsınamayacak bir gerçek. Kurgusu insanın aklını başından alan bir film ortaya çıkarmış ve bunu, renkli hayal gücüne koşut bir teknikle başarıyla çekmiş. Lakin, biz “ölümlüler” zaman zaman filmdeki kuantum, kara delik, 5 boyutlu evren vb. ayrıntılara vakıf olamıyoruz doğal olarak. Belirli bir süreden sonra, böyle filmlerin içinde konuşmalar, açıklamalar, küçük “bilimadamı” oyunları bizler için Çince’ye dönüşüveriyor.Bu durum öyle bir hal alıyor ki, bazen “anlat anlat heyecanlı oluyor” düzeyinde bir algıyla yaklaşıyoruz bu filmlere. Neticede astronomi, fizik, kuantum gibi konularda uzmanlaşmış gerçek bir bilimadamı bu film hakkında ne düşünür, onu dinlemek lazım.

Özünde dünyanın bir sonu olduğu fikrini işleyen filmlerden bir tanesi daha karşımızda. Felaket uzaylılardan gelmiyor, meteor falan değil, nükleer de değil; son dönemde sık sık işlenen “doğa katliamının kaçınılmaz sonucu” olarak dünyanın artık bizleri barındıramayacak hale gelmesi temasını işliyor. Hızla sona ilerleyen bir dünya ve onu nasıl kurtarırız, ya da daha doğrusu insanlığı nasıl kurtarırız diye çabalayan insanlar kahramanlarımızı oluşturuyor.

Ve tabii ki, bu makro atmosferin içinde, her şeyi çözecek mikro ekseni de bir baba-kız ilişkisi teşkil ediyor. Bu bir amerikan filmi neticede, kaçınılmaz olarak bir noktada duygu sömürüsünü en tepe noktaya çıkarmak durumunda.

Filmi izleyenlerden bilimkurgu hayranlarının, senaryo yazarının (ki o da yönetmenin kardeşi) hayal gücüne hayranlık duyacaklarını düşünüyorum. Duygusal olanlarımız ise birkaç damla gözyaşı dökeceklerdir. Benim gibi oyunculuğa dikkat edenler ise McConaughey’in aktörlüğünü beğeneceklerini düşünüyorum. Michael Caine için fazla söz söylemem, rahat aktördür, nereye koysan olur. Ann Hathaway, bana kalırsa giderek fareye benziyor. Jessica Chastain ise, Casey Affleck ile birlikte beğendiğim oyuncular arasında. Burada da hiç sırıtmıyor.

Özetlemem gerekirse 169 dakika süren, insanı ekrana kilitleyen, çok dikkatle izlenmesi gereken, belki de olası geleceğimizi anlatan bir yapım bu. Duygu sömürüsü bölümleri de dahil iyi bir film diyebilirim.

Not: İsmi filmin afişlerinde geçmeyen süpriz kötü adama dikkat !

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This