Bu film, ilk bakışta öğrencilerini aşağılama ve korku ile mükemmele itmeye çalışan müzik hocası Terence Fletcher (J.K. Simmons) ile inanılmaz tutkulu, her şeyini davula vermeye hazır birinci sınıf öğrencisi Andrew (Miles Teller) arasındaki hastalıklı ilişkiyi anlatıyor gibi görünüyor. Ama ben bunun detaylarına girmeyeceğim.Görünen ve daha az görünen arasındaki farkı anlatmaya çalışacağım.

Filmin her yerinde müthiş bir jazz hakim olduğu için, birçok izleyen, ister istemez Whiplash‘i bir jazz filmi olarak ele alıyor.

Ama D-E-Ğ-İ-L!!!

Bu müthiş film, konu ne olursa olsun, bir insanın tüm gücünü, enerjisini, tutkusunu tek bir odağa yönlendirmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde mükemmelliğe ulaşarak “1 Numara” olabileceğini anlatıyor.

whiplash-sundance-4

Doğru gözle bakan, Jazz’ın sadece bir dekor, bir bahane, bir araç olarak kullanıldığını rahatlıkla görecektir Whiplash’te. Filmin her karesinde hakim olan müthiş klasik jazz tınısının aldatıcı etkisini bir kenara bırakabilenler, konunun bir edebiyatçı, sporcu, iş adamı ve bunun gibi pek çok karakter kullanılarak da anlatılabileceğini göreceklerdir.

Bir konuya tüm benliğiyle sarılabilmek, Amerikan kültürünün özüdür aslında. Her konuyu ikinci plana atıp, tek bir büyük amaç peşinde koşmayı sisteminin temel yapı taşı olarak konumlandırmış Amerikalıların “uzmanlaşma” ve “her konuda birinci olma” güdüsüyle dünyayı domine etmesi de boşuna değildir kuşkusuz.

Bir amaca ihtirasla koşmanın yaratabileceği psikolojik sıkıntıları bir kenara bıraktığımızda, “başarılı” olmanın üç anahtarı olduğunu görürüz. Sabır, tutku ve çok tekrar (çalışma). Tüm bunların en güzel yansıtılabileceği alan müzik olduğu için, Whiplash’ın dekoru bir müzik okulu olarak seçilmiştir.

G9QGfj3

Filmi izlerken ister istemez kendi kültürümüzü düşünmeden edemediğim için bu yazıyı yazmaya karar verdiğimi vurgulamam gerekiyor. Türk kültürü, yukarıda anlatılanın tam tersi olduğu için başarılı olma şansımız yok dünya arenasında. Bunu “dikkat çekmek için sağa sola saldırmak” taktiği uygulamak için söylemiyorum kesinlikle. Gördüğümü söylüyorum.

İçinde yetiştiğimiz kültür, “Ne kadar az çalışarak ne kadar çok para kazanabilirim ?” mantığının enjekte edildiği, yorgun, şark kurnazı ve acınası bir ortamdır. Köşe dönmek, “götürmek”, işini bilmek üzerine kuruludur. Dürüstlük ve çalışkanlık bir insanda halihazırda bulunması gereken erdemler olarak kabul edilmek yerine bir “enayilik” olarak nitelenmektedir Türkiye’de.

Çok küçük yaşlardan beri delice çalışan Fazıl Say, günde on saat yazı yazabilen Orhan Pamuk, en iyi olmak için her şeyini bilardoya veren Semih Saygıner gibi çabalayan adam pek bulamazsınız bu memlekette.

Böyle olunca da, Whiplash’i seyrettiğinizde, “Jazz ne kadar zor müzik”, “Gidip davul çalmayı öğrensem ne güzel olur” gibi yorumlarla çıkarsınız sinema salonundan.

Geçin bunları, Allah rızası için iyi olduğunuz bir konuda bir şeyler yapmak için çabalayın.

Biraz tutku sevgili okurlar, biraz tutku…

 

Yazar Hakkında

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

1 Yorum

  1. Esin

    Iyi bir degerlendirme olmus, katilmamak elde degil. Genlerimizde ortadogu kulturu yerlestigi icin bu tip konularda cok zayifiz. Amerika yi Amerika yapan ise batinin basari arayan, maceraci insanlaridir, zamaninda o goc olmasaydi Amerika ya onlarda bu kadar basarili bir toplum olmazdi herhalde.

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This