Bir süredir yazmıyorum. Çok sevdiğim, eski tanıdıklar gibi sarılıp okşadığım sadık dostlarım, “kelimeler” benden uzaklaştı belki. Ya da muhtemelen yorgun düştüm kafamı saçma sapan işlere yormaktan. Biraz ara vermek istedim iç sesimi dinleyip kendime ufaktan bir yol çizmek için. Çok da iyi oldu.

Suskun kaldığım bu süre boyunca kendime sorduğum temel soru şuydu: “Neden Mekan/Yemek yazıları yazıyorum?” Sözün kısası okuyacağınız yazı, bunun açıklamasını içermektedir.

Bu yazının başlığını inceleyerek, benden yemeğe dair yazma hakkında akademik bir çalışma beklemezsiniz diye düşünmekteyim. Aksine, beni tanıyanlar, her zamanki gibi tamamen öznel, dolayısıyla kişisel duygu ve düşüncelerimi içeren birtakım zırvalamalarla karşılacağını tahmin etmiştir sadece başlığa bakarak bile.

Anahtar kelimeler “kişisel” ve “öznel” burada… Bunları not edin arzu ederseniz; zira zaman zaman beni gerçekten yemeğin tekniğinden anlıyor sanarak taarruza geçenleriniz olabiliyor. Bundan sıkıldım artık.

Son yirmibeş seneyi okuyarak ve yazarak geçirdim. Hangisini daha çok seviyorum, bilemiyorum… Kitapları okurken çoğunlukla kendimi başka işler düşünürken yakalıyorum son dönemlerde. Belki biraz odaklanma problemi yaşıyorum. Yine de okumak, benim en eski ve asla ihanet etmeyecek tek dostum.

Türkiye’de biraz okuyan herkesin tavrı birbirine benzer aslında. Yeterince kitap hatmettiğine hükmeden –özellikle Türk erkeği- “bunu ben de yazarım” bönlüğüne kapılıverir hayatının bir döneminde. Doğal olarak yazmaya ve üretmeye çalışır tüm gücüyle. Yazmanın sadece kelime haznesinin genişliğine bağlı bir faaliyet olmadığını anlayana kadar sürer çırpınışları.

Evet yazmak için iyi Türkçe bilmek ve yeterince okumuş olmak yetmez. “Hayal gücü” dediğimiz haylaz çocuk da ön koltukta yerini almalıdır özellikle kurgusal bir metin üzerinde çalışıyorsanız. Çoğu yazma çalışması bu yüzden hüsranla biter. Zira insanın kafasını duvarlara vurmasına sebep olacak kadar sıkıntılı ve dolup taşan bir düş gücü yoksa, gerçek manada “yazar” olması imkansızdır.

writing

Yirmi beş senedir yazıyorum. Kimseye göstermediğim iki romanım, bazıları yayınlanmış kırk civarında öyküm, İkinci Yeni’nin soluk bir kopyası gibi duran naif şiirlerim ve Anais Nin okuduktan sonra bambaşka bir boyuta geçen binlerce sayfalık günlüklerim var. Bir gün yazar olur muyum? Bilemiyorum. Ama düzenli olarak yazdığım kesin.

Öte yandan, hedonist bakış açısı ile değerlendirdiğimde, bana yaşamda gerçekten en çok zevk veren “anlık” faaliyetin ne olduğu da aşikar: YEMEK! Cinsel literatürde artık herkesin “gelmek” diye adlandırdığı orgazm anı ile başat giden bir zevk fırtınası “yemek” benim için. Anlaması zor olabilir. “Ali Topu At” seviyesinde açıklamam gerekirse: “Yemeğe tapıyorum ben!”

Günlük hayatımda ne yapıyorum peki? Bundan seneler önce kendime anlaşılmaz bir şekilde meslek olarak seçtiğim bilişim teknolojilerinin keyifli bir uzantısı olarak icra ettiğim “dijital ajans”çılık hizmetlerinde, web siteleri, sosyal medya maymunlukları, arama motoru optimizasyonculuğu, mobil aplikasyonlar gibi yeni dünyanın oyuncakları ile iştigal ediyorum. Ve seviyorum böyle olmasını.

Şimdi basit bir denklem kurayım size. Yemek yemeğe tapan, yazmaktan büyük haz alan ve yeni medya oyuncaklarıyla takılan bir adam hobi olarak ne yapar sizce?

Anlaması çok zor değil nasıl yemek/mekan blogger’ı olduğumu sanırım. Ben sadece yeme-içmeden keyif alan ve bunu insanlarla paylaşmak isteyen birisiyim. Ne aşçıyım, ne gurmeyim, ne bu işten para kazanıyorum, ne de insanları mutlu etmek için yazıyorum. Kendi yemek zevkimi paylaşıp kendim mutlu oluyorum. Bu bir toplum hizmeti değil yani, sadece benim keyfim için yaptığım bir şey.

Bu kadar “BEN” yeter, şimdi gelelim blogger dünyasının tuhaf ilişkilerine… Malesef Türkiye, yıkıldığı zaman hepimizin altında kalacağı inşaat sektörü dışında pek bir konuda dünya çapına gelebilmiş değil günümüzde. Yeme-içme yazarlığı da, memleketin durumuna paralel olarak, tipik bir “kum havuzunda debelenme” manzarası arz ediyor.

pr_01_711_max

Gerçekten sınırlı sayıda insanın kendi zevkleri doğrultusunda ve farklı üsluplarla icra etmeye çalıştığı bu yemek yazarlığı meselesinde, çoğu kez yazarlardan, PR şirketlerinden, mekanlardan oluşan bulamaçın içinde kaotik bir koşuşturma göze çarpıyor.

Ve her zamanki “Türk” hastalığı ortaya çıkıyor bu kaosun neticesinde. En kibar ifadesiyle anlatmaya çalışacağım bu hastalığı:

“Bok at izi kalsın!!!”

Etrafa şöyle bir bakmak yeterli: Mesela beni, -belli ki metin zenginliğini sağlamak amacıyla keyif alarak kullandığım Arapça ve Farsça kelimelerden ötürü-“Osmanlıca destan” yazmakla suçlayanlar var. “De” bağlacının ayrı yazılacağından bile haberleri olmadan, Cin Ali seviyesinde yazı yazan bu kişilerin, fotoğraf değil de, muhtemelen “tıraş” makineleri ile çektikleri fotoğrafları koydukları web sitelerini ilgiyle izlediğimi belirtmem lazım.

Ya da tadımlara “çağrılan” ve bu çağrılara “icabet edenleri” eleştiren bloggerlar var bu tuhaf ekosistemde. Parasız yemek yenince, “tarafsız” olmak imkansız sanan bu arkadaşların şunu bilmesi gerekiyor: Herkes baba parasıyla yemek yiyemiyor hayatta. Gerçekten damak zevki gelişmiş, ama bu tempoda yemenin bedelini karşılayamayacak çok değerli birçok kişi var. Ve evet, mekanın davetlisi olarak gidip, basbayağı da objektif yazmak mümkün. Gerçekten yazıları okuyanlar, bunu göreceklerdir.

Bir garip yaklaşım da, “Etiler’den çıkın artık, Aksaray’da ne zenginlikler var, esas onların peşinde koşun” sloganıyla, fine-dining sevdalılarını eleştiren akım. İyi yemek her yerde iyi yemektir sevgili dostlar. Bunun bir dengesini tutturup, hem Aksaray, hem de Etiler’de yemek pekala mümkün. (bunun en güzel karşımını, bana kalırsa Oğuz Yenihayat’ın www.yenihayatintadi.com adlı blogunda görebilirsiniz.)

Öte yandan, yemek yazarlığı dünyasında en gülünç dedikodu malzemesi “para almak” üzerine olanı “Abi o mekanlardan para alıyor!”. Bu sözü çok sık duyuyoruz son dönemlerde. Buna izin verirseniz İngilizce cevap yazayım:

“So fucking what?”

İsteyen para alır, isteyen bedavaya yer, isteyen parasını cebinden ödeyip yer. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. Beğenmeyen okumaz hoşuna gitmeyenleri. Başkalarının ne yaptığından çok kendi durumunu değerlendirmeli bu işe gönül vermiş olanlar. Bu kadar basit.

Bir de, unutmadan “sümüksü blogger” profilini paylaşalım buradan. Bu değişik bir türdür. Telefon, mail, Instagram DM demeden çalışır, didinir, PR şirketleri ve mekanlara dadanır, “neden beni çağırmıyorsunuz?”a kadar getirir meseleyi. Kapıdan kovulsa bacadan girer; her fotoğraf karesinde baş köşeye kurulur. Sevilmez, ama o hep her yerdedir. Herkesi tanır, omurgası yoktur, bir gece ansızın karşınıza çıktığında sakin karşılamanız gereken bir tiptir.

Temel mesele, yukarıda bahsi geçen arkadaşların işin özünü kaçırmalarından kaynaklanıyor bana kalırsa.

Yemek zevk için yenir, yazı keyif için yazılır, paylaşmak kişisel tatmin ve mutluluk için yapılır.

O zaman salt keyfe yönelik bu işte neden başkalarına saldırmak bu kadar ön plana çıkıyor? Bu şekilde mi prim yapmayı tercih ediyor insanlar? Ratingler böyle daha yüksek mi oluyor? Burada acayip bir “kariyer” yolu var da biz mi göremiyoruz acaba?

61873897

Oysa sadece yemek yiyoruz bebeğim…

İyi şeyler de var bu alemde. Yazıyı bunlarla bitirmenin daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Neticede, “İyi yeme-içme yazarlığı nasıl olur” sorusuna cevap arayan bir yazı da yazmaktı amacım.

  1. Araştırıcı ve meraklı olan daha çok okunur. Burada örneği yine yukarıda belirttiğim Oğuz Yenihayat’tan vereceğim. Blogunda -daha önce vurguladığım gibi- çok geniş bir yelpaze mevcuttur. Meraklıdır. Sadece hangi eti yediğini değil, etin nereden geldiğini de yazar. Bu tarz belli bir okur kitlesinin çok hoşuna gidiyor.
  2. Kafa yoran yemek yazarı sevilir. Kişisel deneyimini ve tarihçesini, insan ilişkileri ile harmanlayıp hiçbir sınır olmadan sunmak önemli. Bu noktada Cem Karakuş iyi bir örnek. Blogunda ( www.cemkarakus.com ) “yemeğin arkasındaki duyguyu” verebilen nadir insanlardan. Bu anlamda Fahri Gediz’i de beğeniyorum.
  3. Mikroblogging yapma yeteneğinde olanlar ön plana çıkıyor son dönemde. Tatdedektifi’ni hem blogunda hem Instagram’da incelediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Beş farklı hamburgerin ekmeği hakkında beş farklı yorum yazabiliyorsanız, insanlar görüşlerinize değer verecektir. Uzmanlık çok büyük bir artıdır.
  4. Ters köşeye yatırma ve farklı bakış açsınına sahip olma yeteneği. Bu da az bulunan bir meziyet. Gurukafa’nın şimdilerde kurduğu blogu (www.gurukafa.com ) ve uzun süredir devam ettirdiği Instagram fenomenliğine bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bir kişinin olaylara “sizin gibi bakmadığı”nı görmek ufkunuzu açacaktır. Bu zenginlik sizi de farklılaştıracaktır. Hafif muzip ve beklenmedik yaratıcılıkta bir tonlama her zaman iyidir.
  5. Yeme-içmenin en güzel harmanlanacağı konu “gezmek”tir. (Asla bebek, çocuk ya da moda değil). Gidip görülen yerlerdeki gastronomik maceraların izlenimleri okurların ilgisini çeker her daim. Zira insanlar gezdikleri ülkelerde ne yiyeceklerini eskisine göre çok daha fazla düşünür olmuşlardır. Bu alanda www.tadindaseyahat.com (Gürhan Kara’nın blogu) bana kalırsa iyi bir örnek teşkil ediyor.
  6. Çalışkanlık ve üretken olabilmek blogger için önemli bir meziyet bana kalırsa. Bunu tam zamanlı iş olarak yapmak mümkün değilse de, inanılmaz bir frekansa ulaşan bloggerlar var. (http://www.hulyamutfakta.tv/ gibi) Bazen kendinizden çok şey verip karşılık beklemeden arı gibi çalışmanız okurların dikkatini çekecektir.

Burada ismini anmadığım ama çok beğendiğim başka bloglar da var. Yukarıdaki anlatımda “odağında” yemek olan ve bu yönleriyle takip ettiğim çalışmaları vermeye çalıştım sadece. Dediğim gibi, “iyi şeyler de oluyor”

Bu işe gönül vermiş kişilerden tek bir ricam var neticede: Yemek yazarlığı işin zevk için yapıldığını unutmadan sadece kendi önlerindeki çalışmaya odaklansınlar. O zaman hepimiz daha ileriye gideriz!

Yazar Hakkında

Alp Artam

Çevremdeki lokantaları gezip gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi ve tüm bu deneyimden ruhumda arta kalan izlenimleri yazıyorum. Beni tüm sosyal medya kanallarında, ama özellikle Instagram'da takip edebiliriniz.

İlgili Yazılar

1 Yorum

  1. Avatar
    Emel Hayırlı

    Daha ileriye gitmek için yaptığımız işi zevk için yapıp, işimize odaklanmak sözü gerçekten çok doğru. Yazınızı keyifle okudum. Yazınız bloğuma ilham oldu, teşekkürler. Ben de balkaramel.com sayfama sizi beklerim☺️ Başarılar…

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

Share This